Selçuklu Tarihi

(Prof. Dr. Osman Turan’dan Özet)
Hazırlayan: Şaban PİRİŞ

  1. Selçuklu Tarihinin Kaynakları Hakkında

 Selçuklular’ın İslam dünyasına hâkimiyetlerinin ilk Devri 11 ve 12 asırlar ne kadar büyük hadiselerle dolu ise bu devir kaynakları da diğer asırlara nispetle o derece zayıf kalmıştır. Bunun nedeni tarihi eserlerin telif edilmemesinden çok, bu devirde yazılan kaynakların kaybolması ve bize kadar gelememiş olmasındandır. Bizi ilgilendiren bu kaybolmuş eserlerden bir kısmını Selçuklular ve bizzat Sultanlar hakkında yazılmış hususi tarihler olduğunu biliyoruz. Mesela ilk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey hakkında Ali Bin Ebu’l-Fereç el-Basrî’ye ait “Siretü’l-Melik Tuğrul Bey el-Selçukî” adlı eserin Muahhar asırlara kadar mevcut olup daha sonra kaybolduğu anlaşılıyor. Alp Arslan adına yazılan ve İbnü’l-Adim, Mirhuvant ve Bar Hebraeus tarafından görülen “Melik Nâme” adlı eserin bize sadece Selçuklular’ın menşeine dair birkaç cümle İntikal ettirdiğini görüyoruz. Aslında bu kitaplar, bir tarih kitabı ona isnat olunduğu kadar bir malumat içermediği sanılıyor.

 Melikşah’ın Emri ile yazılan “Risale-i Melikşâhî” Selçuklu Devri Maliyesi, iktisadiyatı ve şehirler tarihi bakımından çok önemli olmasına rağmen bize intikal etmemiştir. 14. Asır müelliflerinden maliyeci (müstevfi) Hamdullah kazvinî’nin iktibasları vasıtasıyla muhtevasından bazı bölümler korunabilmiş ve Selçuklu devri bütçesine ait rakamlar bu sayede elde edilebilmiştir.

Sultan Sancar döneminde Medeniyet Tarihi,  ilim ve kültür adamlarının çokluğu ve telifleri yönünden özel bir öneme sahiptir. Sultan’ın hususi tabibi Ali b. Mehmet Kayınî’nin yazdığı “Mefâhirü’l-Etrak”, adından da anlaşılacağı üzere Türkler hakkında değerli bir eser olduğu ama günümüze ulaşamadığı, sadece bir bölümünün eski kaynaklara geçmiş olduğu görülmektedir. “Sancar Nâme” de Sultan Sancar’ın hayatı, sefer ve fetihleri hakkında önemli bir kaynak olmasına rağmen bu eser de çok az bir kısmı bize eski kitaplarda nakil edilebilmiştir.

Yine içeriği ya tamamen kaybolmuş ya da çok az bir bölümü bize ulaşmış diğer eserleri de kısaca zikredersek;

“ Siyer ve Futuhât-ı Sultan Sancar” Muizzü tarafından yazılmıştır. Devrin şairidir.

“Şikar name” Âl-i Selçuk tarihi, Ebû Tahir Hatuni Melikşah için yazmıştır.

“Tarihi Âl-i Selçuk” Cemaleddin İbni el-Kıftî,

“Selçuk Nâme” Zahireddin Nişâburî, Irak Selçuklular’ı hükümdarı Sultan II.Tuğrul adına yazmıştır.

“Tecâribûl-Meşarib”, Ali b. Zeyd Beyhaki, bu eser 410- 560 yılları arasında Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar’ın ilk devirlerini konu ediniyor.

Kitabü’r-Rebî”  Halil es-Sâbî, Gars el Ni’me, ilk Selçuk Devri ve sultanları hakkında bilgiler içeriyordu.

“Kısâs-ı Sani” İbni Haysam Tahiriler, Sâmânîler,  Gazneliler, Gorlular ve Selçuklular hakkındadır.

 “Tarih-i Türkistan” Mecdeddin Adnan, Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han (Ö. 1201) adına yazdı. Avfi’nin bir iktibası ile bize kadar geldi.

“Harizm Tarihi”, Mehmet b. İsmail el-Harizmi (Ö. 1172) Bu eseri Zehebî’nin hülâsâsı ve Yakût’un Şehristani hakkında (h. 469 549) verdiği parçalarla tanıyoruz.

“Kitabü’l-Ensâb”, Abdülkerim Samânî her tercümesidir. Müellifin kendi şehri olan Merv hakkında yazdığı 20 ciltlik eserin de kaybolduğu söylenmektedir.

“Meyyâfârikîn Tarihi” İbnü’l-Azrak,  II.Kılıçarslan’ın Bizanslılara karşı kazanmış olduğu 1176 zaferine kadar anlattığı ve bize kadar ulaşan çok önemli bir kaynaktır.

 Selçuklu devrinin çok sayıda kaybolmuş kaynaklarına rağmen bize intikal eden husûsî, mahallî, kronik ve vesikalar yine de büyük bir yekûn tutmakta ve zamanla yenileri de bulunmaktadır.

Tabakât kitapları da siyasi ve içtimai tarih için de çok kıymetlidir ve büyük bir yekûn oluşturur.

Doğrudan doğruya Selçuklular’a ait tarihler 1866-1902 yılları arasında Th. Houtsma’nın 4 Ciltlik Selçuk Nâme’yi neşretmesi ile başlar. (Bu 4 ciltten, İmadeddin Bundari’ye ait Ravendî’nin “Nusratu’l-Fitre”  Kıyameddin Bursla’nın tercümesiyle “Irak ve Horasan Selçuklular’ı” adıyla 1943’te İstanbul’da TTK tarafından neşredilmiştir.)

Bunu  Muhammed İkbal’in Selçuklular’a ait Râvendî’nin “Rahatu’s-Sudur” (Londra, 1921); Sadreddin El-Hüseyni’ye ait “Ahbaru’d-Devleti’s-Selçukiyye” (Lahor, 1933) adlı Selçuklu kroniklerinin tenkitli baskıları takip etmiştir. (Bu iki eser de Türkçe’ye tercüme edilmiş ve TTK tarafından 1943’te neşredilmiştir.)

Büyük Selçuklular hakkında Muhammed El-Hüseynî tarafından 1342 de yazılan “el-Urâza fi’l-Hikayeti’s-Selçukiyye” adlı küçük eser de Farsça olarak K. Sussheim tarafından Kahire’de 1926 yılında neşredilmiştir.

W. Barthold “Türkistan” adlı eserinde, Orta Asya tarihi ile ilgisi oranında Selçuklu kaynaklarına yer vermiştir. Çok eksikleri olmasına rağmen kaynak araştırmaları için örnek teşkil eder.

 Mirza Muhammed Kazvînî’nin kaynak neşri de dikkate şayandır.” Bist Maqale” adlı eserinin bir kısmı Selçuklu devrine ait metinler ve onlara yönelik haşiye ve izahlar, Ortaçağ İran tarihi gibi Selçuklular üzerine çalışanlar için de önemli bir eserdir.

Cl. Cahane Şimalî, Suriye’ye dair eserinde, Selçuklu tarihi kaynakları üzerinde de toplu bilgiler vermiş,  bir makalesini de Selçuklu Devri kroniklerine ayırmıştır. The History of the Seljukid Period (Historians of the Middle East, London, 1962).

 Sultan Sancar ve ilk Harzemşahlar devrine ait mühim vesikalar Mehmet Köymen’ in himmetiyle sağlam bir şekilde tahlil edilmiştir. (“Büyük Selçuklu devrine ait münşeat mecmuaları”, Dil, Tarih Dergisi, VIII, 4 (1951,  s. 537 – 634)

“Atabetü’lila Hatabe” ve “et-Tevessül” adlı iki mühim münşeat mecmuası da büyük değer taşır. (Tahran’da 1315 ve 1329’da neşrolunmuşlardır.)

İbrahim Kafesoğlu, neşrettiği Melikşah ve Harzemşahlar tarihine dair eserlerin giriş kısımlarında, kaynaklarını toplu bir şekilde vermiştir.

 V. Minorsky Kafkasya tarihine ait metin neşri ve büyük Türk muhacereti hakkında çok önemli bir kaynak olan Mervezî üzerindeki çalışmaları ile Selçuklu tarihi araştırmalarında mühim bir hizmet yapmıştır.

Halil Yınanç, “Anadolu’nun Fethi” eserinde, Türkiye Selçuklular’ı tarihinin çok çeşitli dillerde yazılı kaynaklarının umumi bir listesini vermiştir.

 Fuat Köprülü, “Anadolu Selçuklular’ı Tarihinin Yerli Kaynakları” (Belleten, XXVII, 1943) araştırmalarında Vekayı Nâmeler, edebi, destânî ve menkıbevî eserler, kanunname, arşiv vesikaları ve mâli eserler üzerinde durmuştur.

Adnan Erzi, İbn Bibi’nin mufassal kroniği, “el-evâmirü’l-alaiyye”yi Necati Lügal ile birlikte tenkitli bir metin halinde neşretmiştir. İbn Bibi, II. Kılıçarslan’dan sonraki devri yazmıştır. Anadolu Selçuklular’ının en mühim kaynaklarından biridir.

 Ahmet Eflaki’nin “Menâkibu’l-Arifîn” adlı eseri, Selçuk Türkiyesinin dini, içtimai ve kültürel tarihi için zengin bir malzeme ihtiva eder.

Bizans kaynakları Büyük Selçuklularla sadece Anadolu’nun fethi nispetinde ilgilidir. Türkiye Selçuklular’ı için birinci dereceden önem taşırlar. Bizans kaynaklarının Türklerle ilgili bölümleri için bir indeks olan G. Moravcsik’in eseri Selçuk tarihi ile uğraşanlar için bir rehber mahiyetindedir.

Gürcü kaynakları yalnız Selçuklular’ın Kafkasya hareketleri bakımından değil, Anadolu’nun Türkleşmesi ve bazen de Türkiye Selçuklular’ı için çok yararlı bilgiler içerir.

 Ermeni kaynakları içinde en mühimini Urfalı Mathieu’un “Vekâyinâmesi” oluşturur. Çağrı Bey’in 1018 deki ilk Anadolu seferi ve 1136 yılına kadar Selçuklular hakkında geniş bilgiler verir. Yine Aristakes’in, Malazgirt Zaferine kadar Doğu Anadolu’ya yaptığı ilk Türk akınlarını canlı tasvirlerle anlatan eseri de mühimdir.

 Süryânî müellifleri arasında Malatya patriği, Mihail (1125-1199) II. Kılıçarslan’ın dostluğu ve himayesi sayesinde bu devrin olaylarına daha yakından nüfus edebilmiştir. Bunları “Vekâyinâme”sinde toplamıştır. Yine Mihail’in hemşerisi Ebu’l-ferec İbnü’l-İbrî (Bar Hebraeus) XII. Asrın sonuna kadar ona ve daha sonraları için de sık sık İslam kaynaklarına başvurarak 1297 tarihine kadar eserini tamamlamıştır.

 Ortaçağ Fransız kronikleri arasında XIII. Asır müellifi Vincent de Bauvais’nin eseri bu asrın ortalarında Türkiye’de meydana gelen olaylar, Babaî hareketi, Moğol İstilası, saltanat mücadeleleri ve özellikle ülkenin iktisadi gücü hakkında çok önemli bilgiler verir.

Arap kaynakları, gerek Büyük Selçuklular, Anadolu Selçuklular’ı ve gerekse beylikler hakkında bilgiler verir. Ne var ki Anadolu’nun uzaklığı ve içinde bulunduğu şartlar bu kaynakların, XI. Asır sonlarında ilk fetihlerden XIII. asra kadar zayıflamasına ve sadece çok önemli olayları kısaca vermelerine amil olmuştur.

2. Selçuklu Tarihi Araştırmalarına Dair

Selçuklular üzerine yapılan kapsamlı çalışmalar henüz gelişim aşamasındadır, tartışmalar devam etmektedir. Selçuk’un oğullarının sayısı ve isimleri bile tartışma konusudur. Birçok araştırmacı Selçuklular’ı dolaylı olarak ele almıştır. W. Barthold en önemli eseri Türkistan, Orta Asya Türk tarihi hakkında dersler ve başka çalışmalarında Türkistan’la ilgisi nispetinde Selçuklular tarihine değinmiştir. Ama bazı konulara derinlemesine nüfuz edemediği için hatalı görüşler ve tespitlerde bulunmuştur. Fuat Köprülü’nün tamamlayıcı ve düzeltici açıklamalarına rağmen “İslam medeniyeti tarihi”nde bu yanlış görüşlerin bir kısmının devam ettiği görülür.

Fuat Köprülü doğrudan Selçuklu tarihi Üzerinde çalışmamakla beraber, edebiyat, dil, din, hukuk ve müesseseler tarihine dair çalışmalarının önemli bir kısmı da Selçuklular Devrine taalluk eder.

Mükrimin Halil Yinanç’ın Düstur-Name-i Enveriye Medhal, Anadolu’nun Fethi, Selçuklular’a, Danişmentlilere, ilk Osmanlılara ve Ak-koyunlulara dair neşriyatı ilmi açıdan değerini korumaktadır.

 Türk tarihi hakkında bir allame olan, Zeki Velîdi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, hem de başka vesilelerle Selçuk tarihi araştırmalarında önemli bir mevki alır.

Cl. Cahen, Yakın Şart İslam Tarihi tetkikleri ile temayüz eden çalışmalarının bir kısmını da Selçuklular’a tahsis etmiştir.

 Prof. Dr. P. Wittek de Selçuklu – Bizans münasebetleri üzerine sağlam çalışmalar yapmıştır.

İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı teşkilatı ve Anadolu beylikleri hakkındaki eserleriyle Selçuklu tarihine çok hizmet etmiştir.

 Mehmet Köymen, İnşaa kitaplarına dair mühim bir tetkikten sonra Sultan Sancar ve Selçuklular’ın ilk devre üzerindeki önemli eserleri ile tanınmıştır.

 İbrahim Kafesoğlu’nun Melikşah hakkındaki eseri, devrin önemi ile mütenasip olmamakla beraber ilk monografi olarak kıymetlidir.

 Faruk Sümer’in, Oğuz etnolojisi üzerine yaptığı araştırmalarda Selçuklu tarihi için kıymetlidir. Anadolu tarihi coğrafyası hakkında Saint-Martin ve W. Ramsay ve E. Honigman’ın birbirini tamamlayan eserleri Bizans tarihi kadar Selçuklular için de birer el kitabıdır.

 Selçuk âbideleri ve sanat eserleri üzerinde mühim bir neşriyat yapılmıştır. J. Strzyovsky, H. Guluck’un çalışmaları bunlar arasındadır.

Selçuklu tarihi hakkındaki çalışmaların kifayetsizliği araştırmaların çoğu kere dolaylı olarak yapılmış olmasının yanı sıra, Çin hudutlarından, Akdeniz kıyılarına kadar uzanan birçok ülke ve kavimlerin tarihini de içine alan bir devrin tetkikinde karşılaşılan güçlükler de önemli bir rol oynamaktadır. Kaynakların kifayetsizliğini, dağınıklığını ve çeşitli dillerde bulunmasını da unutmamak gerekir.

Prof. Dr. Osman Turan Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti adlı bu eseri, Selçuklular tarihini, umumi esasları ve meselelerini, toplu bir şekilde meydana koymaya ve aydınlatmaya çalışmıştır.

  • Selçuklular’ın Menşei ve İlk Devirleri

Selçuklular, 24 Oğuz kabilesinden Kınık boyuna mensup olduğu konusunda ittifak vardır. Selçuk’un babasının adı Dukak (Tukak) olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Dukak’ın Temur-yağlı (Demir yaylı) unvanı taşıdığı da rivayet edilmektedir. Selçuk-oğullarının Dukak’tan yukarı cedleri hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Selçuk ve babasının Oğuz Devleti’nde yabgu değil Subaşı mevkiinde bulunduğunu biliyoruz.

Selçuklular’ın menşei ile ilgili rivayetlerden birinde Dukak’ın Hazarlar ile münasebetine ve onların tabiiyetinde bulunduğu hakkındadır. Alparslan adına yazılan Farsça Melik-nâme Dukak’ı Hazar Türklerinin tabilerinden ve ileri gelenlerinden gösterdikten sonra Hazar hakanı ile buluşmasına dair bir hikaye anlatır. (İbn Adim, Buğya) Selçuklular’ın menşeine dair rivayetlerdeki mübhemiyet Hazar hakanı ile Oğuz yabgusunun karıştırılması gibi tenakuzları ortaya koyar. İbn-i Kesir, Sadreddin El-Hüseynî ve bu gruba dahil birçok kaynak ise asla Hazar Hakanından bahsetmez. Sadece Dukak’ın yabgu ile ilişki ve mücadelelerini naklederek, tarihi gerçekliği aksettirirler.

Selçuk-oğullarının adlarının Mikail, Yusuf, Musa, Yunus ve bilhassa İsrail olması onları Hazarlarla ilişkilendirilmesinde amil olmuştur. Fakat Selçuklular’ın Museviliğine ihtimal verilmemiştir. Bu isimlerin daha çok Hazarlar ile ticari ve kültürel münasebetlerin bir tesiri gözüyle bakmak mümkündür. Bununla birlikte Selçuk-oğullarının aynı zamanda Arslan, Yınal, İnanç gibi Türkçe ve yabancı olmak üzere iki türlü adları olduğunu da biliyoruz. Müslüman olduktan sonra da hem Türkçe hem de müslüman adları almışlardır. Mesela, Tuğrul Bey ve Alparslan Mehmet, Çağrı Bey’in Davut, Sancar’ın Ahmet, Tapar’ın Mehmet gibi isimlerini sayabiliriz.

Selçuk ailesinin mensup olduğu Kınık boyu, Sır ırmağı ile Aral-Hazar denizlerin kıyılarına kadar uzanan geniş bir ülkede yurt tutmuş Oğuzlar arasında ve Sır suyu kavşağına yakın bir bölgede oturuyorlardı. Sır Nehri kavşağına yakın bir noktada Yengi Kent (Medinetü’l-Hadise) şehri oğuzların payitahtı olup, Yabguları kışın oradan oturur idi. Oğuz Devleti, boy beyleri vasıtasıyla ve feodal bir bağla yabguya bağlı bir kabileler birliği’nden müteşekkil idi. Yabgunun otoritesi zayıf ve boy beylerinin nüfusu hep kuvvetliydi.

İbn Fadlan ve Oğuz-name, “Moğolların kurultayına benzer aristokratik bir siyasi müesseseye sahip oldukları”ndan bahsetmektedir.

Oğuzlar, Gök-türkler zamanında olduğu gibi X. Asırda da eski Şamânî (kamlar) dinine bağlıydılar. İslamiyet’in uluhiyet anlayışına yakın olarak “bir Tanrı”ya, onun kaderi mutlak olduğuna, ahiret hayatına, dünyada işlenen sevap ve günahlara göre “uçmak” (cennet) ve “kamu” (cehenneme) inanıyorlardı. Hazarlar kısmen, İtil Bulgarları toptan müslüman oldukları halde Oğuzlar bir müddet daha Şamânî dinine bağlı kalmışlardı.

4. Selçuklular’ın Tarih Sahnesine Çıkışı

Selçuklu Oğuz Yabgu’su yanından Subaşı (ordu komutanı) olarak bulunması bu Kınık boyu ve beyinin, daha o zaman önemli bir mevkide olduğunu gösteriyor.

Oğuzlar’a İslamiyeti anlatmak ve müslümanlığa çağırmak için halifenin gönderdiği elçiyi Etrek isminde birinin özel kurdurduğu çadırında ağırlayıp, bir hafta müzakereden sonra Müslümanlığı kabul ettiğini İbni Fadlan bize haber verir. Bu Ertek’in, Dukak’ın babası olma ihtimali vardır.

Dukak’ın[1] Yabgu ile mücadelesi, masallar ile karışık rivayetlerde, Dukak müslümanlara ve Hazarlara karşı girişilmek istenen tehlikeli bir sefere muhalefet eder. Dukak’ın İslamiyeti kabul edip etmediği kesin olarak bilinmemekle beraber İslamiyet’e sevgisi ve saygısı ileri boyutta anlatılır.

Dukak’ın ölümü üzerine oğlu Selçuk’un genç yaşta Subaşı olduğu, hızla kuvvet ve şöhret kazandığı, Yabgu ile arasının bozulduğu rivayet edilir. Bu vesile ile kanıtlar çok miktarda at deve koyun ve sığır sürüleri ile Türkistan padişahından ve yurdundan uzaklaşarak Cend havalesine gelir. Yap gunun Cent bölgesindeki hâkimiyeti sadece yılda bir defa gelen memurların vergi alınması şeklinde belirliyordu. Selçuk Cend’e gelince adamları ile istişare ederek  “yaşamak istediğimiz bu memlekette halkın dinine (İslamiyete) girmezsek kimse bize katılmaz ve yalnız bir grup halinde kalmaya mahkûm oluruz.” dediğine ve başlangıçta belki siyaseten İslam’a girdiğine ve yanındaki kavminin de sayıca çok fazla olmadığına dair rivayetler vardır. Selçuk yerleştiği bölgenin valisinden kendilerine İslam’ı öğretecek din adamı ister. İslamiyet’e giriş hadisesini müneccimbaşı 200 bin çadır halkının ihtidası ile ilişkilendirerek 960 yılını verir. Müslüman olduktan sonra Yabgu’nun gönderdiği vergi memuruna “Müslümanlar kâfirlere haraç vermez” diyerek kovar ve Yabgu’ya karşı cihad başlatır. Yabgu’nun Cend’deki hâkimiyetine son verir. Selçuk’un oğlu Mikail bir gaza esnasında, bir kaleyi kuşatırken şehit düşer. Bu sebeple Selçuk yetim kalan torunları Tuğrul ve Çağrı Beylerin yetişmesine çok emek harcar ve geleceğin fatihlerini yetiştirir.

Selçuk, Karahanlı-Sâmânî savaşlarında yardımı aranan bir kuvvet haline gelmişti. Oğlu Aslan (İsrail) kumandasında gönderdiği bir kuvvet ile Sâmânîleri Karahanlılara karşı savunmuştu. Bunun üzerine Sâmânîler, hudutları üzerinde, Buhara Semerkant arasında Selçuklular’a bir yurt verdi. Fakat Selçuk 20-30 yıllık bir mücadele hayatından sonra bu yurda göçemeden Cend’de vefat etti ve oraya defnedildi.

5. Selçuklular ile Karahanlılar Arasında İlk Münasebetler

Selçuklular bir yandan Şâmânî Yabgululara karşı cihad yaparken; güneyde de müslüman Karahanlı Devleti ile çatışmaya başlıyordu. X. Asrın ortalarında Saltuk Buğra Han’ın (ö.955-956) iktidarı ile gelişen İslamiyet bu devletin dini olmuştu. Soydaşları Karluk, Yağma, Çiğil ulusları ile birlikte Müslüman olunca bir Karahanlı devleti kurulmuş; Selçuklu elindeki cihad bayrağı gölgelenmişti. Karahanlılar, Saltuk Buğrahan’dan sonra da onun torunu Harun Buğra Han ile büyümeye devam etmiş, Maveraünnehr bölgesini fethetme imkânı bulmuştu. 987 yılında Semerkant yakınlarına kadar gelip Sâmânî payitahtı Buhârâ’yı da tehdit ediyordu. Sâmânî idaresinde bulunan feodal emirler ile idarenin ihtirasları altında ezilen kitleler Sâmânî Devleti’ne bayrak açmıştı. Karahanlıları bir kurtarıcı olarak görmeye başlamışlardı.

 992 yılında Buğra Han Buhara’yı fazla bir mukavemetle karşılaşmadan teslim aldı. Muliyan Sarayı’na çıktı ve Sâmânî tahtına oturdu. Fakat Han Buhârâ’da fazla kalamadı. Hastalandı, yola çıktı, Balasun’a yaklaşınca Kaşgar başında aynı yılının Eylül ayında vefat etti. Han’ın yola konulmasında hastalığının dışında Sâmânî emirlerinin ülkeyi taksim etme ve her biri bir pay alıp devlet kurma ihtirasları da etkili olmuştu. Yol boyu Oğuzlar, Karahanlı ordusuna taarruzlarda bulunuyor ve yağmalar yapıp, kaçıyorlardı. Bu taarruzlarla Karahanlı ordusu bozguna uğramış ve yol boyunca perişan olmuştu. Sâmânî Emiri derhal Buhara’ya dönerek tahtına ve devletine sahip çıkmış ama Semerkant yakınlarına kadar uzayan şark vilayetleri ise Karahanlılar’ın elinde kalmıştı. İkinci kez Buhara’nın Fethi 999 yılında İlig Nasır Han tarafından 7 yıl sonra gerçekleşmişti.

Karahanlı hükümdarları gibi özellikle Harun Buğra Han çok dindar, adil, hayır sahibi, ilim ve din adamlarını çok seven mütevazı bir kişiliğe sahipti. Oğuzlar ile Karluklar arasında kadim bir husumet vardı. Töreye göre hâkimiyette birinci mevki Oğuzlara ait olduğu için Karahanlılara tabi olanların içinde erimek veya savaş halinde oldukları Şaman yabgulara teslim olmak istemiyorlardı. Bu sebeple Sâmânîlere yaklaşmışlar ve yeri geldikçe Karahanlılarla savaşmaktan çekinmemişlerdi.

6. Selçuklular ve Oğuz Yabguları

Oğuz töresine göre hâkimiyette birinci sıra Kayılara ait olduğundan Oğuz Han’dan itibaren olduğu gibi, Yengi-Kent yabgularının da Oğuz Han’ın torunu Kayı-han boyuna mensubiyeti gösterilmiştir. Fakat destanın kaydettiği karışık bir devreye göre Oğuzlardan Yazır boyuna mensup Baran Hanoğlu Alihan ile torunu Cend Valiliğine tayin edilen Şah Melik (destanda diğer adı Kılıç Arslan) hâkimiyeti ele almıştır. Müslümanlığı kabul eden ilk yabgunun Ali Han olması gerekir. Bu durum mücadelenin Yazır Yabgusu ile Kınık soyundan, Gazi Selçuk Subaşı arasında geçtiğini de meydana koyar. Selçuk’un, İslamiyet uğrunda Şâmânî yabgulara karşı Cihadı da Yazır ve Kınık boyları arasında meydana gelmiş ve iki Oğuz boyu Müslüman olduktan sonra da kabileleri arasında husumet artarak devam etmiştir.

7. Selçuklular’ın Maverâünnehir’deki Hayatları

Cend’ten Maveraünnehir’e göçen Selçuklular kışın Nur-Buhara’da, Yazın da Semerkant yakınlarında 30 yıldan fazla kaldılar. Selçuk’un ve Mikail’in ölümlerinden sonra başbuğları Aslan (İsrail) oldu. Arslan, yabgu unvanını aldı. Daha sonra reislik İnanç (Musa) Bey’e geçti. Karahanlılar, Selçuklular’ı bölmek için Selçuk’un diğer oğlu Yusuf Yınal’ı yabgu yapmak istedilerse de buna muvaffak olamadılar.

 Selçuk’un oğulları Mikail, İsrail, Musa, Yusuf ve Yunus olmak üzere 5 kardeşti. Tuğrul ve Çağrı Bey’in anadan kardeşi olan İbrahim, Mikail’in ölümünden sonra anneleriyle evlenen Yusuf’un oğludur. İsrail’in Türkçe adı Arslan, Yusuf’un da Yınal’dır. İnanç Bey de Musa’dır. Selçuklular’ın en yaşlısı olarak Melik-name’ye bilgi veren İnanç Bey de budur.

Arslan yabgu göçebe Selçuklularının siyasi reisi olmakla beraber, bu topluluk başlangıçtan beri Selçuklular (Tuğrul ve Çağrı Bey grubu) Yabgulular (Arslan yabgu mensupları) ve Yınallılar (Yusuf Yınal oğulları) gibi zümrelere ayrılıyorlardı.

Karahanlılar’a karşı yardımları sayesinde, Selçukoğulları Nur-Buhara’da yeni bir yurda kavuştular. Fakat Harun Buğra Han 992 yılında Buhara’ya girdi ve dönüş yolunda öldü. İlig Nasır han Buhara’yı 999 yılında fethedince Sâmânî Devleti artık tarih sahnesinden çekildi. Selçuklular’ın ise Karahanlılar ile mücadelesi devam etti. Özkent (Özcend)’de Han’ın hapishanesinden kaçan Nuh’un oğlu İsmail (Muntasır) eski Kumandanı Arslan yabgu ile birleşerek, önce Buhara’yı kurtarmışsa da; daha sonra İlig Nasr Han’a yenilerek Buhara’yı terk etmek zorunda kalmıştı. O da Oğuzlara giderek yardım istedi. Oğuzların desteğiyle 1003 Ağustos’unda Semerkant yakınlarında İlig Han’ın ordusunu yendi. Fakat Yabgu Oğuzlarının bir hareketi sebebiyle, Selçuklular Han’a mecburen yaklaşmak ve esir aldıkları Karahanlı beylerini iade etmek zorunda kaldılar ve hatta Muntasır’ı takibe koyulup, Amul’e kadar ilerlediler. Bundan sonra Muntasır tarihe karışmıştır.

Selçuklular’ın İlig Han ile ilişkileri bazen ittifak bazen düşmanlık halinde devam etmiştir. Selçuklular’ın gücünden çekinen ve onlara itimat etmeyen İlig Han hücuma geçince Tuğrul ve Çağrı Beyler kaçıp çöllere çekildi. Tuğrul Bey Buğra (Ahmet b. Ali) Han’ın topraklarına sığınıp, ona hizmet teklifinde bulundu. Han teklifi kabul etti. Fakat daha sonra Tuğrul Bey’i hapsetti. Kardeşi Çağrı Bey bir baskın ile Han’ın bir kısım beylerini esir aldı. Han bunları kurtarmak için Tuğrul Bey’i serbest bıraktı.

İlig Hanın 1012’de ölümü üzerine Arslan Han’ın hapiste bulunan Karahanlılar’dan Ali Tekin Kurtularak döndü. Arslan yabgu ile ittifak yaparak Buhârâ’yı aldı ve bu bölgede müstakil bir Karahanlı Beyliği kurdu. Bu Hadisedeki rolü dolayısıyla Arslan Yabgu nüfuz ve kudretini artırdı.

8. Karahanlılar ve Gazneliler ile Münasebetler

Selçukoğulları arasında bir müddetten beri ayrılık vardı. Tuğrul ve Çağrı Beyler Arslan Yabgu – Ali Tekin ittifakı dışında kalmışlardı. Ali Tekin, Arslan’ın yeğenlerinin üzerine yürüyerek onları itaat almaya çalıştı. Bu saldırılar karşısında Tuğrul ve Çağrı Beyler zor bir devreye girdiler. Tuğrul Bey çöllere çekilirken; Çağrı Bey de 3000 kişilik bir süvariden oluşan askeriyle uzak Anadolu’da bir keşif seferine çıktı. Herhalde Horasan gazilerinin sık sık yapmakta oldukları Anadolu seferleri onlara örnek olmuştu.

1018 yılında 3000 Süvari ile Horasan, Rey ve Azerbeycan yolu ile Anadolu’ya geçen Çağrı Bey, Azerbaycan’da oraya daha önce gelen Türkmenler ile karşılaştı. Onları da yanına alarak Van Bölgesinde bulunan küçük Ermeni Krallığı topraklarına girdi. Türkler, Vaspuragan (Başfurkan) bölgesini istila ve bazı kaleleri zaptettiler. Hıristiyanları kılıçtan geçirdiler. Çağrı bey, aldığı ganimetlerle Merv’e ve oradan Buhara civarına vardı. Tuğrul Bey ile buluştu. Çağrı bey kardeşine bu bakir toprakların ele geçirilmesinin ne kadar kolay olduğunu anlattı, müstakbel fetih sahasını ve yeni Türk yurdunu işaret etti. Türkmenler de çağrı ve Tuğrul Bey etrafında toplanıyor ve kuvvetleniyorlardı. Arslan Yabgu, bu çoğalmanın Türkistan ve Horasan hükümdarlarını kışkırtacağını söylüyor ve yeğenlerini kıskanarak çöllere dağılmalarını tavsiye ediyordu.

 Sâmânîler’in çöküşünden sonra Türkistan’da bozulan siyasi denge Ali Tekin’in Buhara’da kurduğu devlet ile teessüs eder oldu. Lakin Sâmânîler’in mirasına konmak isteyen Gazneliler ve Karahanlılar, Ali Tekin’e karşı birleştiler. Karahanlılar’ın en büyük hükümdarı Kadir Han ile Sultan Mahmut 1025 yılında çok tantanalı bir şekilde bir araya gelerek “bütün İran ve Turan” meseleleri üzerinde anlaştılar. Horasan ve Harizm, Gazneliler’de kalmak, Şark ülkeleri de Karahanlılar’a ait olmak ve Ceyhun Nehri sınır teşkil etmek üzere anlaştılar. Anlaşma maddelerinden biri de Ali Tekin’in işini bitirmek ve Selçuklular’ı Horasan’a nakletmek idi.

 Arslan Yabgu bu buluşma esnasında Ali Tekin ile birlikte çöllere kaçmıştı. Sultan Mahmut Selçuklular’ı elçi göndererek iyi ilişkiler ve dostluk teklifinde bulundu. Arslan Yabgu arkadaşlarıyla Sultan Mahmud’a gitti. Sultan bir ziyafet meclisinde Arslan’ı, oğlu Kutalmış’ı ve ve diğer arkadaşlarını yakalatıp, Hindistan’a gönderdi ve Kalincar Kalesi’nde Hapsetti. Arslan’ı kurtarmak için Türkmenler çeşitli teşebbüslerde bulundularsa da muvaffak olamadılar. Sadece Kutalmış kaçarak çölleri aşıp, Buhara civarındaki Türkmen yurduna ulaşabildi.

Sultan Mahmud, Karahanlılar ile yaptığı bu ittifaktan sonra Arslan Yabgu’nun yurdunu ve oymaklarını yağmalattı ve 4000 hanelik topluluğunu Horasan’a naklederek Nasâ ve Bâverd arası çöl bölgesini bu Türkmenlere otlak verdi. Arslan’dan sonra bu Türkmenler Yağmur, Kızıl, Buga, Göktaş ve Anasıoğlu adlı beylerin yönetiminde yaşadılar. Bu Türkmenlere “Irak Oğuzları” veya Arslan Yabgu’ya nispetle “Yabgulular” denilmiştir.

Sultan Mahmut Nasâ, Bâverd ve Farâvâ halklarının şikâyetleri veya devlet memurlarının zulümleri sebebiyle Yabguluların etrafa akınları üzerine Tus valisi Arslan Cazib’i Türkmenleri cezalandırmaya memur etti. O da bu Türkmenleri perişan etti. Türkmenler Dehistan veya Balhan Dağlarına sığındılar, sonra tekrar akınlarına devam ettiler.

Sonunda Sultan 1028’de ordusu ile bizzat harekete geçerek Türkmenlerin üzerine yürüdü. 4000 kadar esir ve katledilen bu Türkmenler Irak, Azerbaycan ve Şarkî Anadolu’ya birçok akınlar yaptılar, çok maceralı bir hayat geçirdiler. Anadolu’ya Çağrı Beyden sonra yapılan ikinci akın bunlar tarafından yapılmıştır.

Sultan Mahmud’dan sonra Sultan Mesud bunları bir kez daha hizmete aldıysa da Gazneliler’le mücadeleleri eksik olmadı. Arslan Yabgu’nun hapisten gönderdiği (1031’de) mesaj üzerine savaş ve istilalarını şiddetlendirdiler, ama onu kurtarmaya muvaffak olamadılar. O, hapiste vefat etti. Ondan sonra beylerine nispetle Türkmenler Kızıllar, Yağmurlular gibi kollara ayrıldılar, mücadelelerine devam ettiler. Arslan Yabgu’nun torunları etrafında toplanarak daha sonra Türkiye Selçuklular’ı devletinin kuruluşuna hizmet ettiler.

9. Ali Tekin’le Mücadele ve Harizm’e Göç

Tuğrul ve Çağrı Bey amcaları Arslan Yabgu ile Ali Tekin arasındaki ittifak dışında ve ona hasım olarak kalmışlardı. Sultan Mahmut ve Kadir Han’ın gelişinde uzaklaşmışlar; hatta Sultan’ın onlara elçi gönderip yurt teklifini de ciddiye almamışlardı. Arslan Yabgu’nun akıbetine uğramamışlardı. Maverâünnehr buluşmasından sonra Sultan Belh’e; Han da Kaşgar’a dönünce Ali Tekin çölden çıkarak devletine sahip olmaya başladı. Tuğrul ve Çağrı Beylere elçi gönderdi. Onları ortak düşmana karşı ittifaka davet etti. Onlar bu teklifi kabul etmedi. Arslan Yabgu ile araları bozulmuş olmasına rağmen, o hayatta iken ona saygı gösteriyorlardı, ama ihtiyatlı hareket ediyorlardı. Şimdi artık Tuğrul ve Çağrı Beyler Selçuklular’ın rakipsiz lideri olmuşlardı. İnanç Bey ise pek sakin bir tabiata sahip idi ve dirayetli yeğenlerine tabi oluyordu. Mikailoğullarını İttifak ve itaat alamayan Ali Tekin, Yusuf Yınal’a elçi göndererek onu Yabgu ilan edip, Selçuklular’ı birbirine düşürmeye ve kendine bağlamaya çalıştı, ama Mikailoğulları buna fırsat vermedi.

Ali Tekin, Selçuklular üzerine Alp-Kara Bârânî kumandasında bir ordu gönderdi. Çarpışma sonucunda Yusuf Yınal ve çok sayıda Selçuklu şehit oldu. Tuğrul ve Çağrı Bey kurtuldu ve toparlanıp 1029 yılında Alparslan’ın dünyaya gelmesini de uğur sayarak 1030’da harekete geçip Alp-Kara ve süvarileri ile Ali Tekin’in 1000 adamını kılıçtan geçirdiler ve intikam aldılar. Ali Tekin tekrar saldırıya geçti. Yine pek çok kayıp veren Selçuklular artık yurtlarını terk edip, 1032’de 15 bin hane halinde Harizm’e doğru çekildiler.

Selçuklular Harizm’e geldikten sonra yeni şartlar gereği Ali Tekin ile anlaştılar. Bu arada Gazne’de başlayan taht kavgası üzerine Sultan Mesud Ali Tekin’in yardımına başvurdu. Ali Tekin, bu nazik durumda Selçuklular’ı ve Türkmenleri “tatlı söz ve gümüş” ile tutup kendisine yardımcı yaptı. Ali Tekin ile Harizm valisi Altuntaş arasında Debûsiye’de 1032’de vuku bulan savaş sonrası Altuntaş öldü. Oğlu Harun 1034’de Ali Tekin ve Selçuklularla ittifak yaparak Gazneliler’e karşı bağımsızlık savaşına girişti. Cend emîri Şah-Melik 1034’de, çöl yolundan gelerek, Selçuklular’a saldırdı. Onlardan Kurban Bayramı’nın 4. gününde 8000 kişiyi öldürdü. Bu ani baskınla şaşıran Selçuklular, bu olayda müttefiklerini suçladı ve Ceyhun’u buz üzerinden geçerek Ribât-ı Nemek’e vardılar. Harun, Selçuklular ile Şah-Melik’i barıştırmak istedi, fakat muvaffak olamadı. Ama onun 30 bin kişilik ordusundan çekinerek Şah-Melik, Selçuklular’ın takip etmekten vazgeçti. Sessizce Cend’e dönmek zorunda kaldı.

1035’de Harun Gazneliler’e karşı savaşırken, müttefiki Ali Tekin’i kaybetti. Bir müddet sonra da kendisi Sultan Mesud’un bir suikasti ile öldürüldü. Selçuklular bir yandan Şah-Melik, bir yandan da Ali Tekinoğulları’nın düşmanlıkları sebebiyle Horasan’a geçmek zorunda kaldılar. O dönemde Harizm, Horasan, Merv, Tirmiz, Kubadiyan, Kırman ve Irak bölgeleri Oğuzlar ile dolmuş,  “Bağdat’ın elden çıkacağı” korkusu bile hissedilmişti.

10. Horasan’a Göç ve Muhtariyet

Selçuklular, Harizm’de oturamaz hale gelince, 1035 Baharda 10 bin süvari ile Ceyhun’u geçip Horasan’a vardılar. Merv, Sarahs ve Farâva çölünde yurt tuttular. Selçuklular, mücadeleler içerisinde geçen yaklaşık 70 yıl içinde Cend’e, Maveraünnehr’e, Harizm’e ve Horasan’a göç ederek 4 defa yurt değiştirdiler. Selçuklular’ın arkasından Yınallar grubu geldi. Arslan yabgu Türkmenleri eski düşmanlıklar yüzünden Irak topraklarına kaçtılar.

İnanç Yabgu, Tuğrul ve Çağrı Beyler buraya gelince Sultan Mesud’a mektup yazarak buranın kendilerine yurt olarak verilmesini, askeri hizmet karşılığı istediler. Fakat Mesud, bu taleplerini reddetti ve onları bir tehdit olarak gördü. 1035 Haziran’ında üzerlerine Bey-Toğdı kumandasında büyük bir ordu gönderdi. Bey-Toğdı, Selçuklular’ı gafil avladı, bozguna uğrattı ve Şah-melik’in yağmasından arta kalan mallarını ve birçok esir aldı. Gazne ordusu bu ganimet taksimi ile meşgulken Çağrı Bey ani bir hareket ve baskın ile bu orduyu 1035 Temmuz’unda Hisar-ı Tak mevkiinde müthiş bir yenilgiye uğrattı. Bey-Toğdı ve askerleri perişan bir halde Nişâbur’a kaçtı. Selçuklular, büyük bir devlete karşı ilk defa büyük bir zafer kazandılar. Çok sayıda altın, gümüş, silah, alet, elbise ve hayvan elde ettiler ki kendileri de şaşırdılar.

Kazandıkları zafere rağmen, bu savaşı ailelerini ve evlatlarını korumak maksadıyla yaptıklarını beyan edip Sultan’dan özür dilemekten de geri kalmadılar. Sultan Mesud, Selçuk reislerine hil’at, sancaklar ve menşur (ferman) göndererek Nasâ’yı, Tuğrul Bey’e, Dehistan’ı Çağrı Bey’e ve Farâva’yı İnanç Yabgu’ya ikta etti ve onlara da “Dihkan” ünvanı verdi. Merv Valisi bu hakimiyet sembollerini bir merasim alayı ile Selçuklu yurduna gönderdi. Böylece Selçuklular askeri bir zaferden daha mühim siyasi bir zafer kazanmış oldular.

Selçuklular, bölgelerinde Oğuz göçleri ile her geçen gün büyüyorlar, çoğalıyorlardı. Gazneliler ile yapılan anlaşmaya rağmen her iki tarafta birbirlerine güvenmiyorlardı. Hatta Gazneliler’in kulağına Sultan’ın gönderdiği hil’atlerle alay ettikleri, külahlarını fırlattıkları haberleri geliyordu. Bu arada kitleler halinde bölgeye akan Türkmenler Maveraünnehr, Harizm, Horasan, Sistan Oğuzlarla doluyordu. Bust, Guzganân, Sarahs akın ve yağmalara uğruyordu. Durumu kavramayan Gazneliler tüm suçu Selçuklular’a yıkıyordu.

İki tarafta birbirlerine karşı askeri hazırlık yapıyordu. Selçuklular da çevre ülkeler ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor, Harun’un yerine geçen Harizm Şah- İsmail ile dostluk ve dayanışma içerisinde oluyorlardı. Buğra Han’da Gazneliler’e karşı Selçuk beylerine kendi tamgası ile mühürlenmiş mektuplar gönderiyor ve zaferlerinden dolayı tebrik ediyordu.

Sultan Mesud, 15 bin kişilik bir orduyu Subaşı komutasında Herat’a gönderdi. Bu hareketten endişelenen Selçuklular Sultan’a bir kusur işlemediklerini, Ceyhun ve Balhan Dağı Yollarının açık olmasından dolayı yapılan istila ve akın olaylarının diğer oğuzlara ait olduğunu bildiriyorlardı. Diğer yandan da Harizm Şah- İsmail ile temasa geçiyorlardı.

11. Selçuklular’ın İstiklal Kazanması (1038)

1037 yılının Mart ayında Rey’den gelen bir mektup da “Horasan’ın Selçuklular’dan muzdarip olduğu” ve yardım beklendiği Sultan Mesud’a iletiliyor, Oğuzlar’ın yapmalarından bahsediliyordu. Sultan Mesud, vezirini Herat’a gönderdi. Subaşı kumandasında bütün Horasan askerlerinin Türkmenler üzerine hücumunu emretti. Kendisi de Hindistan seferine çıktı. Sultan Hindistan’a 1037 yılının kış aylarında vardığında Subaşı da kış dolayısıyla atıl kaldı. Bu sebeple Türkmenler, kolaylıkla Talekan’ı, Faryab’ı yağmalayıp, Rey’i de kuşatmışlardı.

Sultan’a ulaştırılan haberler ve çağrılar üzerine Hindistan’dan dönmek zorunda kaldı ve saldırı emrini verdi. Subaşı ordusuyla Nişâbur’dan Sarahs’a hareket etti. Bu ilerleyişten korkan Selçuklular, ailelerini ve ağırlıklarını Merv çölüne sevk ederek, Sarahs önünde savaşı kabule mecbur kaldılar. Horasan’ı terk edip, bir göçe bile hazırlanıyorlardı. Selçuklular ilk karşılaşmada Gazne ordusunu hırpalayıp, çöle çekiliyorlardı. Gruplar halinde vur-kaç tekniği ile Gazne ordusunu hırpalamaya çalışıyorlardı. 1038 Mayıs’ında sabahtan akşama kadar süren şiddetli bir savaşta Subaşı bozulmuş; bütün Gazne ordusu dağılmış ve sayısız esir ve ganimet Selçuklular’ın eline geçmişti. Subaşı sadece 20 adamı ile birlikte kendisini Herat’a zor attı. O, hiyanete uğradığını söyleyip, ağlıyordu.

Bu zafer Selçuklular için artık muhtariyetten daha fazlası anlamına geliyor, İstiklallerini ilan ediyorlardı. Bu savaşta Çağrı Bey’in cesareti, askeri dehası ve hızlı hareketleri bu zaferin başlıca âmilleri idi. Selçuk beyleri bu zaferden emin olarak devletlerini kuruyorlardı.

Eski Türk feodal devlet anlayışı ve ananesine göre vilayetler 3 reis arasında taksim edildi. Tuğrul Bey devletin hukuki ve fiili reisi olarak Nişâbur’a Çağrı Bey Merv’e, İnanç yabgu da Sarahs’a sahip oluyordu. Artık Horasan’da Gazneli hâkimiyeti sona ermiş ve Selçuklu Devleti başlamış idi.

Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda Tuğrul Bey Sultan, Çağrı Bey Melik ve ordu komutanı Subaşı olmuştu. İnanç yabgu ise unvanını muhafaza ediyordu. Selçuklu Devleti halifeye bağlılığını da arz ediyordu.

12. Selçuklu İmparatorluğunun Kuruluş Devri

a. Dandanakan Zaferi (1040)

 1039 yılının Nisan’ının ortalarında Sultan Mesud, 70 bin süvari ve 30 bin piyadeden oluşan 100 bin kişilik bir orduyla Sarahs’a doğru harekete geçti. “Bütün Türkistan harekete geçse” durdurulması imkânsız bir ordu olarak görülüyordu. Çağrı Bey de Sarahs’a varmış yabgu 20 bin Süvarisi ile Merv’den, Tuğrul Bey de Nişâbur’dan oraya gelmişlerdi. Selçuklular bir yandan savaşa hazırlanıyorlar; bir yandan da bu büyük ordudan çekiniyorlardı. Hatta Horasan’ı terk edip Rey ve Cibâl bölgelerine çekilmeyi düşünüyorlardı. Çağrı bey herkesten farklı düşünüyordu. O, çekilmenin yanlış olacağı kanaatinde idi. Sultan’ın ordusu büyük ama hareket kabiliyeti zayıftı. Daha önceki Bey-togdı ve Subaşı ordularını bu sayede yendiklerini hatırlatıyor, düşmanı burada karşılamanın uygun olacağına herkesi ikna ediyordu.

İki ordu 15 Mayıs 1039’da savaşa tutuştu. (18 Ramazan 430) bayrama kadar savaş hafif çarpışmalar ve mübarezelerle geçti. Bayram ertesi Gazne ordusu bir büyük bir hücuma geçti. Selçuklular dağıldı ve çöle çekildi. Çöl hareketine alışık olmayan Gazne ordusu takip yapamadı. Selçuklular da düşmanı hırpalamak için büyük sıcakları beklediler. Sıcaklar bastırınca çölden çıkıp seyyal Kuvvetleri ile Gazne ordusuna baskınlar yapıp su kuyularını tahrip ediyorlar ve tekrar çöle dönüyorlardı. Her iki tarafta zaman kazanmak için geçici bir anlaşmaya vardılar. Bu arada Türkistan’dan gelmekte olan kesif Oğuz muhacirlerini de yardıma çağıran Selçuklular gittikçe çoğalıyor ve kuvvetleniyorlardı. Bu geçici anlaşma böylece Selçuklular’ın işine yaradı. Sultan Mesud, 1039 Ağustos’unda Herat’a döndü.

Mesud Herat’ta hazırlıklar ile meşgul olurken, Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Yınallar tekrar Nişâbur, Merv ve Nasâ taraflarına hâkim oluyorlardı. Harizm-şah İsmail ile irtibata geçerek Ceyhun bentlerini açtırdılar. Oğuzların Horasan’a akışı hızlandı.

Sultan Mesud 12 Teşrini Sânî 1039’da, Tuğrul Bey’i yakalamak gayesiyle Nişâbur’a girdi. Tuğrul Bey’in eski sarayına yerleşti. Tuğrul Bey, Dehistan ve Gurgan istikametine çekilmek niyetinde idi. Fakat Çağrı Bey her zamanki gibi yine çekilmeyi reddediyor, cesaret ve dirayetle Gazne ordusunda saldırmayı savunuyordu.

Selçuklular 1040 yılının Mayıs ortalarında, Ramazan’ın ilk günlerinde çarpışmaya giriştiler. Saldırıp çekiliyorlar. Suları, kuyuları tahrip ederek Gazne ordusunu hırpalıyorlar ve susuz bırakıyorlardı. Sultan Mesud Merv ve Sarahs arasında, kum çölü kenarında, suları ve kuyuları bol Dandanakan hisarına doğru savaşarak ilerleyip, susuzluğu gidermek istiyordu. Gazne ordusu oraya ulaştığında kuyuların iptal edilmiş olduğunu gördü. Yorgun Gazne ordusu daha ilerdeki kuyulara doğru hareket ederken, Selçuklular’ın baskınları şiddetlendi. Gazne ordusunun disiplini bozuldu ve adeta burada kıyamet koptu. Tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden Dandanakan Meydan Muharebesi 3 gün bütün şiddetiyle devam etti. Susuzluk, yorgunluk, açlık ve fikir ayrılığı içinde bitkin düşmüş Gazneliler, Çağrı Bey’in saldırıları ve bu esnada 370 Türk kölesinin Selçuklular’a iltihakı ile bozguna uğradı. Başta Bey- Togdı olmak üzere askerlerin firari ile sağ sol Kanatlar birden çöktü. Herkes canını kurtarma kaygısıyla kaçıyordu. 23 Mayıs 1040’da artık Gazne ordusu kalmamıştı. Sultan Mesud 100 Süvari ile canını zor kurtardı. Selçuklular, Gazne ordusunun bütün hazinelerini, mallarını silahlarını ele geçirdiler. Bundan sonra artık Selçuklular’ın karşına çıkacak ciddi bir kuvvet kalmamıştı. Tarihin akışı değişmişti.

b. Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu ve Mahiyeti

Dandanakan Zaferi’nin ardından Tuğrul Bey Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı oldu. (1040-1063) Sultan unvanını aldı. Çevredeki ülke hükümdarlarına fetihnâmeler gönderdi. Zaferlerini ilan etti. Ebû İshak el-Fukkâi’yi Abbasi halifesine gönderip, yazdığı mektupta Horasan’da adaletle hükmedeceğini ve Emire’l-Mü’minin’e sadakatten ayrılmayacağını ve gazaya devam edeceklerini belirtti.

Eski Türk devlet geleneğine göre, Tuğrul Bey birlik ve beraberlikten yana olsa da istemeden ülkeyi hânedan mensupları arasında paylaştırdı. Serahs ve Belh’in dahil olduğu Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge, merkezi Merv olmak üzere Çağrı Bey’e, Herat merkez olmak üzere Büst ve Sistan, İsfizar Musa (İnanç) yabgu’ya verildi. Başkent Nişâbur ve garbta fethedilecek beldeleri de Sultan unvanı ile Tuğrul Bey’e verildi.

Selçuk Devleti bu üçlü Taksim’e göre ayrılmış her biri kendi namına hutbe okutmak, para bastırmak, kapılarında nöbet çaldırmak gibi hakimiyet ve istiklâl unsurlarına sahip olmakla beraber, Sultan olarak Tuğrul Bey’e ve imparatorluğun merkezi Nişâbur’a, feodal bir bağla bağlı idiler.

Tuğrul Bey, devletini kurarken Samânî ve Gazneli yüksek memurlardan faydalanmayı ihmal etmedi. Horasan Âmili (Valisi) Ebu’l-Kâsım Ali Buzcânî’yi kendisine ilk vezir yaptı. Ebu’l-Feth Râzî’yi de vezir yaptı. Ayrıca âlim ve şeyhlere çok hürmet gösterdi. Hemedan’a girişinde Baba Tahir ve Baba Cafer’i görünce, atından inip ellerini öptü. İktidarı ele alınca her tarafta türemeye başlayan eşkıya (ayyarân)’yı tenkil etti. Merkeziyetçi bir yapıp kurmak için büyük beylerin ayrı bölgelerde yerleşmesine fırsat vermedi. Bu, zaman zaman isyanlara da neden olmadı değil.

13. Yeni Fetihler ve Devletin Genişlemesi

Dandanakan Savaşından sonra Mesud yenilgisinin suçunu komutanlarına yükleyerek onları idam etti. Karahanlı Arslan Han’dan yardım istedi ise de sonuç alamadı. Çağrı bey büyük bir ordu ile Belh’i kuşattı. Kurtarmak için Mesud’un oğlu Mevdud yardıma geldiyse de bozguna uğradı. Selçuklular’dan korkan Mesud artık daha fazla Gazne’de oturamadı ve asker toplamak bahanesiyle Hindistan’a kaçtı. 1041 de öldürüldü.

Çağrı bey Belh’den sonra Cüzcan, Bagdis, Huttalan ve diğer Toharistan beldelerini hızlı bir şekilde fethetti. İnanç Yabgu Herat’a yerleşti. İbrahim Yınal’ın kardeşi Er-taş da Sistan bölgesini fethederek 1040’da Yabgu adına hutbe okuttu.

Selçuklular’ın eski düşmanı Şah-Melik, Harizm üzerine 12 Şubat 1041’de 40 bin kişilik bir ordu ile yürüdü ve Harizm-şah İsmail ile korkunç bir savaş yaptı. Mağlup olan İsmail’in kalan askerleri Selçuklular’a sığınmak için Harizm’den kaçtı.

Çağrı Bey bu gelişme üzerine Gazneliler’i bırakıp onun üzerine yürümek zorunda kaldı. Yanına İsmail’i ve askerlerini de almıştı. Şah-Melik çekilmek zorunda kaldı. Bu arada Tuğrul Bey de Mesud’un bir kaç yıl önce ele geçirdiği Taberistan ve Cürcan bölgelerini ilhak etti. Şehirlere Selçuklu valileri atadı.

Tuğrul Bey ve Çağrı Bey 1043’de bahar aylarında Harizm seferine çıktı. Urgeç’te kuşatılan Şah-melik yenildi ve Gazneliler’e sığınmak maksadıyla çöllere düştü. Harizm halkı itaat arz edip bu ülke de Selçuklu eyaleti oldu. Er-taş, Şah-Melik’i takip edip Mekran taraflarında ele geçirdi. Şah-Melik, Çağrı Bey’in hapishanesinde öldü.

Çağrı bey daha sonra Herat’ı kuşattı. İnanç Yabgu buradan atılmıştı. 1043’de Sultan Mevdud, Bust tarafına gönderdiği bir ordu ile Oğuzları bozguna uğrattı. Fakat Harizm’den dönen Er-taş Mevdud’un ordusunu mağlup etti. Yabgu tekrar Sistan’a hâkim oldu. Çağrı bey de henüz 14-15 yaşlarındaki oğlu Alparslan’ı Gazne Seferinin başına geçirdi. İlk sefer ve zaferi ile Alparslan Gazneliler’i bozguna uğrattı. Bu arada hasta olan Çağrı Bey de iyileşti ve oğluyla birlikte Tirmiz, Kubadiyan, Vahş, Kunduz şehirlerini ve bütün Toharistan’ı fethettiler. Bu bölgelerin idaresini Alp Arslan’a verdi.

Payitahtın Rey’e Nakli

Arslan Yabgu Oğuzları Rey’de Kızıl Bey’in idaresinde bir beylik kurmuşlardı. Kızıl 1041’de öldü. Rey civarına defnedildi. Tuğrul Bey halifenin şikâyeti üzerine bu asi Türkmenleri itaate almak için İbrahim Yınal’ı gönderdi. Yınal, Rey, Hemedan ve Cibâl taraflarını alıp, Rey’e döndüğünde Tuğrul Bey de oraya geliyordu. İbrahim Yınal, Sultanı merasimle karşıladı.

Tuğrul Bey, Rey’e girince harap şehri imar etti. Kendisine bir saray yaptırdı. Eski sarayı yıktırdı ve gömülü altın ve mücevheratı yüklerle ele geçirdi. Bu suretle cami ve ilk medreseyi yaptırdığı ve imar eylediği ilk payitaht Nişâbur’u terk ederek, Rey’i devlet merkezi haline getirdi. Tuğrul Bey’in 1042’de Rey’de bastırdığı paralar bize kadar gelmiştir.

14.  Anadolu’nun Fethi Sebepleri ve Umumi Türk Muhacereti

Selçuklu Devleti’ni kuruluşundan itibaren uğraştıran en mühim meselelerden biri göçebe Oğuzların muhacereti idi. Göçebe Türkmenler, çoğu zaman Selçuklu Sultanını tanımıyor veya zayıf bir feodal bağ ile ona tâbi olsa bile yurt bulmak ve sürülerini beslemek maksadıyla İslam beldelerini istila ediyorlar; yerli halk ile mücadeleye girişiyorlardı. Sonuçta yağma ve savaşa neden oluyorlardı. Tuğrul Bey hem bu ırkdaşlarının yağma ve çapullarından halkı korumak hem de devletinin temelini oluşturan, askeri kuvvetlerini teşkil eden bu soydaşlara yurt bulmak ve onlara geçim imkânı hazırlamak gibi iki çelişki arasında kalıyordu.

 Selçuklular’ın Gazneliler’e karşı zaferi de bu Oğuz muhacereti sayesinde kendilerine katılan kimselerle güç kazanması sonucunda elde edilmişti. Zaferin ardından bir Türkmen Devleti’nin kurulduğunu duyan Oğuzlar artık sel halinde İslam ülkelerine akıyorlardı. Meşhur Süryani müellifi Mihail, Türk muhaceretini şöyle tasvir ediyor: “Türk kavmi çıkınca yeryüzünü doldurdu, daha önce çıkmış olanı tenkil ettiler. Zira dünya onları taşımaya kâfi değildi…”

Diyarbekir Mervanî Emiri Nasırü’d-Devle  (1011-1031) Oğuz akınları karşısında Tuğrul beye şikâyet ettiğinde Selçuk sultanı ona: “Kullarımın memleketine geldiğini haber aldım. Sen bir hudut emirisin; onlara mal verip Kâfir (Bizans)lere karşı kendilerinden faydalan. Onların hedefi Ermeni memleketleridir.” cevabî mektubu ile hem bu asi soydaşlarını koruyor; hem de yerli Müslüman halkı düşünerek, Anadolu’nun fethine yönlendiriyordu.

1047 yılında Türkistan’dan Nişâbur’a çok kalabalık bir Oğuz muhacir halkı gelmiş, yurtsuzluktan şikâyet ediyorlardı. İbrahim Yınal onlara: “Rum gazasına çıkmalarını ve Allah yolunda cihad edip ganimet almalarını, kendisinin de onlara yardımcı olacağını” söylüyordu.

Tuğrul Bey önünden Zencan’a çekilen Arslan Yabgu (Irak) Oğuzları her tarafı istila ve akınlara uğratıyordu. Anadolu’ya doğru göç ediyorlardı. Türklerin siyasi durumu ve muhaceretin önemini kavramayan halifeler de zaman zaman Sultan’a şikâyette bulunuyorlar ve: “aldığın memleketler kâfidir. Diğer İslam belgelerine ve hükümdarlarına dokunma!” diye uyarıyorlardı. Tuğrul Bey’in ona cevabı: “Benim askerlerim pek çoktur ve bu memleketler onlara yetmiyor” şeklinde oluyordu. Halifenin: “Dünyayı alsanız yine de yetinmeyeceksiniz…” sözüne; “Doğru hareket için elimden geleni yapıyorum. Eğer adamlarımdan aç kalanlar kötülük yapıyorsa ben ne yapabilirim?” diye cevap veriyordu. Halifeye tazimde ve elçisine hürmette kusur etmiyordu.

Tuğrul Bey, Alparslan ve Melik-Şah gibi ilk Büyük Selçuklu Sultanları için Anadolu’nun fethi, bir yandan kesif Türkmen muhaceretinin baskısı ile ve onlara yurt bulmak zarureti ile yapılmakta; bir yandan da kendi devletlerini, Müslüman halkı ve ülkelerini istila ve asayişsizlikten korumak maksadını gütmekteydi. Sonuçta Türklerin Kadim cihan hâkimiyeti mefkûresini de gerçekleştiriyorlardı.

İlk Anadolu Gazaları

Abbasi ordularında, İslam hudut bölgelerinde gaza yapan ve Horasan gazileri ile de gönüllü olarak Rumlara karşı savaşanlar arasında Türkler de vardı. Selçuklu devletinin kurulmasıyla artık sadece gaza için değil, yurt edinmek için kitleler halinde Anadolu’ya gelmeye başlamışlardı.

Çağrı Bey’in 1018’de yaptığı keşif seferinden sonra Arslan Yabgu Oğuzları, Sultan Mesud ve Mahmud’un takipleri sonucu birkaç defa Anadolu’ya girmişler; 1028’de türlü maceralar ile pek çok kayıp vermişler ama Azerbaycan’a, Ermeni ve Bizans beldelerine ve Diyarbekir havalisine kadar yayılmışlardı. 1038’de Selçuklular, Gazneliler ile uğraşırken Yap gulular da Anadolu’ya üçüncü bir akın daha yapmışlardı.

1044 Yılında yeni gelen göçlerle çoğalan bu Türkmenler büyük bir kütle halinde Şarkî Anadolu’ya girdiler. Ermeni Vaspuragan’a girip Hıristiyanlar üzerine saldırdılar ve 24 Kazayı istila ettiler. Erzurum’a kadar ilerlemek istiyorlardı. Bu Oğuzlardan bir kısmı Buga ve Anası-oğlu komutasında 10 bin kişi olarak güneye geçtiler. Diyarbekir’de, Nasru’d-Devle’nin oğlu Süleyman’ın tuzağına düştüler. Sonunda toparlanıp hücuma geçtiler ve Mervânîleri para ödeterek sulha mecbur ettiler. Bir kısmı Musul ve havalesini istila etti, orada Tuğrul Bey ve Halife adına hutbe okuttular. Musul’un Arap Emir’i Kureyş, çevre emirlerinin desteğiyle bu Oğuzları bozguna uğrattı, kadın ve çocukları ile birlikte çoğunu öldürdü. 25 bin kişiyi öldürdüğü söyleniyor. Oğuzların bir kısmı da birbirlerini sıkıştırarak Hazar sahillerinde Taberistan’a, bir kısmı da Kafkasya’da Şirvan’a girdiler.

Bizans’ın kudretli İmparatoru Basile II (976-1025) şark hudutlarını emniyete almak için, küçük Ermeni krallık ve prensliklerini ortadan kaldırarak, Ermeni nüfusunu orta Anadolu’ya ve Sivas’a nakletmiş, Bizans sınırlarını Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar uzatmıştı. İmparator Kostantin (1042-1055) aynı siyasete devam ederek Oğuz akınlarına karşı harekete geçmiş, Gürcü prensinin komutanı olduğu bir orduyla Şeddâdîlerden Abdullah b. Ebu’l-Esved’in merkezi Dubayl (Divin) şehrine doğru ilerlemişler. Tuğrul Bey bu Bizans taarruzuna karşı amcası Arslan Yabgu’nun oğlu, Şihabeddi’n-Devle Kutalmış komutasında bir ordu göndermiş, Diyarbekir, Musul’da olan diğer Yabgulu Oğuzları da yanına alarak (1045) güzünde Gürcü, Ermeni ve Rumlardan oluşan Bizans ordusunu müthiş bir bozguna uğratmıştı. Bu zafer üzerine Kutalmış, Aras Nehri boyunca ilerlemiş ve Tuğrul Bey’e “Bu bölgenin zengin ve Romalıların da kadın gibi korkak olduğunu ve bu sebeple kolay fethedilebileceğini yazmıştı.

Hasan-Kale Zaferi

İnanç Yabgu oğlu Hasan Anadolu gazalarından birisinde, 20 bin kişiyle Pasin ve Erzurum ovalarını istila edip, Vaspuragan bölgesine girdi. Fakat Bizanslılar tarafından takip edilerek Stranga (Büyük Zap) Suyu üzerinde kurulan bir pusuya düşürülerek, mahiyetindeki birçok askerle birlikte şehit edildi. Bu arada Kutalmış da Gence muhasarası ile meşgul bulunuyordu. Hasan’ın bu ölümü Tuğrul Bey’e ulaşınca çok üzüldü ve Dicle boylarında fetihler yapan İbrahim Yınal’ı Bizans’a karşı Anadolu seferine memur etti.

1048 Yılında daha önce Müslümanların elinde bulunan ve İslam dünyası ile ticareti sayesinde zenginleşen Erzen üzerine İbrahim Yınal komutasında büyük bir ordu harekete geçti. Gürcü Prensi Liparit komutasında Gürcü, Ermeni ve Rumlar’dan oluşan 50 bin kişilik bir ordu Katakalon komutasında asıl Bizans ordusu ile birleşerek 100 binden fazla olduğu rivayet edilen büyük bir güç halinde Kaputru (Hasan Kale) önünde Kastro okami köyünde karargah kurdu. Türk ordusu da buraya doğru geliyordu. İbrahim Yınal, 18 Eylül 1048 Cumartesi günü hücuma geçti ve Rumlar’ı bozguna uğrattı. Bizans Ordusu perişan edildi. Liparit başta olmak üzere neredeyse ordunun tamamı esir edildi. Rum komutanlardan bir kısmı Van ve Ani kalelerine kaçıp kurtuldu.

 İslam kaynaklarına göre, 100 bin esir 10 bin araba ganimet, 19 bin zırh ele geçirildi. Tuğrul Bey bu zafere çok sevindi. Türkmenler Trabzon’a kadar ilerledi. Hatta İstanbul’a kadar ilerlediği de söyleniyor.

 Selçuk – Bizans Barış Antlaşması

İmparator Konstantin Balkanlarda Turak idaresinde başlayan Peçenek istilası sebebiyle doğuda Selçuklular ile anlaşmak zorunda kaldı. İmparator daha önce Bizans metbuu olan Diyarbekir’de Mervânî Emiri Nasrü’d-Devle’nin aracılığı ile (ki şimdi Selçuklu metbuu idi) barış yapmak istedi. Tuğrul Bey kabul etti. İmparator Liparit’in fidyesi ile birlikte, elçiyle gönderdiği hediyeler çok miktarda idi. Bunlar arasında 1000 top ipek kumaş, 500 çeşit ağır elbise, 500 at ve katır, 300 Mısır eşeği, 1000 öküz ve kıl keçi, 100 Gümüş kap, 200 bin dinar (altın) para vardı. Sultan Liparit’i fidye almadan İmparatora iade etti. Halifenin akrabasından Şerif Nâsır b. İsmail başkanlığında bir heyeti barış anlaşması yapmak için İstanbul’a gönderdi.

Yapılan antlaşmaya göre; Emevîler zamanında İstanbul’da yapılan cami minaresi İmparator tarafından tamir edilmiş, tezyin edilmiş, görevlilerine maaş tahsis edilmiş, Şii Fâtımî halifesi adına okunan hutbe, Abbasi halifesi ve Tuğrul Bey namına değiştirilmiş ve mihraba Tuğrul Bey’in ok ve yay işareti yapılmış, tuğrası konmuştur.

15. Selçuklu Sultanlığı ve İslam Halifeliği

Tuğrul Bey’in hâkimiyet sahası genişlemiş, Abbasi halifesi Kaim bi Emrillah’ın onayını almıştı. Bağdat’ta hüküm süren Şiilerin de huzursuzluğu artmıştı. Sünni-Şii çatışması şiddetleniyordu. Abbasî halifesi Tuğrul Bey’den yardım istedi. Bağdat’ta bulunan eski Türk askerleri reisi Arslan Basâsirî, Selçuklu taraftarı halifenin adamlarını tenkile başladı. Mısır ve Suriye’de hüküm süren Fâtimî halifesi ile bir olup Abbasî hilafetini kaldırmaya girişti. büveyhî hükümdarı Hüsrev Firuz da Şiraz bölgesini istifa edip, Tuğrul Bey adına okunan hutbeyi kendi namına çevirmişti.

Tuğrul Bey, halifenin yardım talebine, ısrarlı davetine karşı 1055 yazında, Bağdat seferine mecbur oldu. Onun niyeti bu sefer ile Şiilerin fesadını ve Mısır Fâtimî hilafetini ortadan kaldırmaktı. Sünni halifelik ile Selçuklu saltanatını birleştirip İslam dünyasına hâkim olmaktı.

Tuğrul Bey, Bağdat’a yaklaştığı sırada Arslan Basâsiri Dicle’den yukarı doğru kaçtı. Halife Tuğrul bey’e büyük bir karşılama yaptırdı. Hutbelerde Büveyhî hükümdarı Firuz da tekrar Sultan’ın adını okuttu. Sultan’a itaatini bildirdi.

19 Kanunievvel 1055 Salı günü muhteşem ordusu ile Tuğrul Bey şehrin kapılarına geldi. Ordusunu şehrin dışında ordugah kurarak kendisi halifeye tanzimlerini bildirerek, Halife de şaşalı bir merasimle onu karşıladı.

Ordunun askerleri ihtiyaçlarını karşılamak için şehre girip alışveriş yaptılar. İkinci gün de benzer bir tablo ortaya çıkınca, şehirden askerlere karşı bir tepki ve protesto ortaya çıktı. Hatta toplanan kalabalık ordugâha doğru yürümeye başladı. Selçuklu komutanlar hücum emri verdi. Ayaklanma bastırıldı. Bağdat’ta birçok Türk ve Deylemli yerli asker öldürüldü. Selçuklu askerleri Şii mahallelerini istila ettiler. Yerli askerler Bağdat’tan kaçarak Basâsiri’ye doğru gittiler. Büveyhîler’in hükümdarı Melik er-Rahim’i yakalatarak Tuğrul Bey, Büveyhî Devleti’ne son verdi.

Sultan, asayişi sağladıktan sonra hükümet sarayına yerleşti. Devlet işlerini ele aldı. Bağdat’ta hüküm süren, kargaşa çıkaran, kaçan veya esir edilen Türk ve Deylem Emir ve askerlerinin evlerine, mallarına ve iktalarına el koydu. Onların yerlerine kendi Oğuz askerlerini yerleştirdi.

 Vergi sistemini ve yönetimini yeniledi ve kendisine bağladı. Halife’ye 50 bin dinar para ve 500 kur buğday maaş tahsis etti ve otoritesini dini alanda sınırladı. Sultan, şehri imar etti. Bağdat’ta kendi namına para bastırdı. Çağrı Bey’in kızı ile halife Kaim Biemrillah evlendirildi ve halifelik ile sultanlık arasında sıhriyet bağı kurulmuş oldu. Bu arada Bağdat’tan kaçan Arslan Basâsiri, Fâtimî halifesi Mustansır’ın yardımı ile bir ordu kurdu. Bağdat’tan kaçan askerler ve tüm Şii temayülleri ve siyasi menfaati olanlar onunla işbirliği yaptı. Bu Şii Cephesine karşı Tuğrul Bey, Kutalmış ile Musul Arap Emir’i Kureyş’i sefere memur etti. 1057 Yılında Sincan civarında yapılan savaşta Kutalmış bozguna uğradı. Çok asker kaybetti. Kutalmış Musul istikametinde uzaklaşırken, Şiiler bu şehre girip Fâtimî halifesi adına hutbe okuttular.

 Tuğrul Bey, bu bozgun haberi üzerine büyük bir ordu ile 1057, 20 Kanûnusâni’de Bağdat’tan yola çıktı. Selçuk ordusu Şimal-i Irak’ı Şiilerden süratle temizledi. Basâsırî Mısır’a kaçtı. Diyarbekir Mervanileri’nin Selçuklular aleyhinde bulunduğu haberi alınınca onların üzerine yürüdü. Cezire kuşatılıp alındığı sırada Mervânî emiri 100 bin dinar ve çok mal gönderip af diledi ve sınırı koruduğunu beyanla sızlandı. Tuğrul Bey onun üzerine gitmekten vazgeçti. Kutalmış’a Sincar halkının yaptığı vahşetler Sultan’a anlatılınca oraya vardı. Sincarlılar surların üzerine çıkarak geçen yıldan katlettikleri Oğuzların kafalarını aşağıya fırlatmaya başladılar. Bu ağır tahrik karşısında kale hücum ile alındı ve Sincan Emiri ile halkın bir kısmı öldürüldü. Sultan, İbrahim Yınal’ı Musul valiliğine tayin ederek, Bağdat’a döndü. Halife Sultanı görkemli bir törenle karşılayıp, ikinci bir taht kurdurarak yanına oturttu. Yaptığı hizmetler ve adaleti sağlaması dolayısıyla tebriklerini iletti. Sultan’ın başına çok kıymetli bir taç koydurdu. Hilatler giydirdi, Kılıç kuşattı ve sancaklar verdi. Tuğrul Bey’i “Dünya sultanı” ilan etti. (Melikü’l-meşrik ve’l-Mağrib)

Tuğrul Bey’in Hakimiyet alanını genişletmesi, hanedanlık içinde birliği bozmaya ve pay alma gayretleriyle şehzade isyanlarına da neden oluyordu. Kutalmış’ın kardeşi Resul Tekin, İbrahim Yınal, kardeşi Er-taş’ın oğulları Ahmet ve Mehmet bu isyanların merkezindeydi. Etraflarına topladıkları 30 bin Türkmenle çok daha kuvvetlenmişlerdi. Hatta Tuğrul Bey’i Hanedan Kalesi’nde sıkıştırmışlardı. İbrahim Yınal’ın 8 aydan fazla süren isyanını, Tuğrul bey, yeğenleri Alp Arslan ve Kavurt beyin yardımıyla bastırabildi. İbrahim Yınal ve beraberindekiler yayın kirişi ile boğularak cezalandırıldı. (23 Temmuz 1059) Bu sırada Bağdat, karışıklıktan ve iç çekişmeden istifade eden Arslan Basâsirî ile müttefiki Musul Emiri Kureyş tarafından işgal edildi. Halife Hadise şehrine götürüldü ve sarayı yağmalandı, Bağdat’ta Fâtımî halifesi adına hutbe okutuldu. Tuğrul Bey’in Kasr-i Şirin’e vardığı haberi üzerine, bir yıllık bir işgalden sonra Basâsirî kaçtı. Tuğrul Bey ordusuyla Bağdat’a girip Halifeyi Bağdat’a getirtti. Şiileri cezalandırdı. Arslan Basâsirî yakalanıp öldürüldü. (Ocak, 1060) Tuğrul Bey, halifenin kızı Seyyide Hatun ile nikâhlandı. (1062) Ancak düğün ertesi yıl yapılabildi. (1063) Sultan aynı yıl Rey’de vefat etti. (4 Eylül 1063)

TÜRKİYE SELÇUKLULARI (1075-1308)

  1. BÜYÜK TÜRK MUHACERETİ VE ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

Kıtaylar,  924’te Moğolistan’a saldırınca Orta Asya’da zaten çok artmış bulunan nüfus kesafeti taşmış, bütün Orta Asya Türk kavimleri birbirine sıkıştırarak kaynaşmalarına neden olmuş ve ilk muhaceret de bu baskı ile meydana gelmiştir. Kıtayların ilk baskısı ile şark Türklerinin başlayan ilk hareketinin üzerinden takriben yarım asır geçtikten sonra büyük Türk muhacereti meydana gelmiştir. Bu da yine Kıtayların Moğolistan’dan orta Asya’ya doğru istilaları ile ilgilidir. 1017 yılında 300 bin çadır halkı şeklinde Balasagun şehrine kadar ilerleyen Kıtaylar, muhaceretin şiddetlenmesine neden olmuşlardı.

Selçuklu hanedanı X. Asrın ortasından XI. Asrın birinci yarısına kadar çok sıkıntılı ve maceralı göçlerle son olarak Horasan’a gelirken büyük muhaceret sel halini almış; Oğuzların bir kısmı da Selçukluların etrafında toplanarak siyasi birlik başlamıştı. Selçuklular ve onları takip eden Türkmenler Karahanlılar ve Gazneliler karşısında ne kadar zayıf ve perişan bir halde idiyse büyük muhaceretin gelişmesi sayesinde de o derece kuvvetlenmiş ve 1040 yılında devletlerini kurmuşlardı.

Selçuklular Gazneliler İmparatorluğu’nu ve ordularını birkaç muharebede mağlup edecek bir kuvvete sahip olarak 1040 yılında devletlerinin kurabilmişlerdi. Büyük muhaceret şarktan gelen yeni istila ve baskılarla da şiddetleniyordu. Çağdaş tarihçi Beyhaki, 1048 senesindeki bu Türk muhaceretini tasvir ederken şöyle diyor: “sayısız bir Türk halkı Tibet tarafından gelip Karahanlılar ülkesini istila etti. Türkmen dağları İslam memleketlerine döküldü .” (Beyhaki, Tarihi Mes’ûdî, nşr. S. Nefîsî, s.524, 526) 

Selçuklular Buhara civarında, Karahanlılar ve Gazneliler karşısında perişan bir duruma düşünce Tuğrul Bey’in müsaadesi ile kardeşi Çağrı Bey 3000 Süvari ile, 1018 yılında büyük mesafeleri ve türlü tehlikelere aşarak şarkî Anadolu’ya bir sefer yaparken Türkistan gazilerinin ananelerine göre yola çıkmış ve yeni bir yurt bulmak çarelerini aramıştı. Çağrı bey Azerbaycan’a gelince orada kendisinden evvel gelmiş olan bazı Türkmen guruplarına rastlamış; onlarla birlikte Anadolu hudutlarını geçmiş ve küçük bir Ermeni Krallığı olan Vaspuragan’a (Başburkan) yani Van Gölü havzasına girip istila etmiştir.

Çağrı Bey bu seferin hikâyesini anlatırken aile mensuplarına iyi haberler veriyor Bizanslılar’ı kastederek “Bu ülkede bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım” derken de her taraftan sıkıştırılan ve yurtsuz kalan Selçuklu beylerine müstakil bir Türk vatanının keşfedildiğini bildiriyor ve hepsini ümitlendiriyordu.

Anadolu’nun Türkleşmesi

Malazgirt zaferinden sonra üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmı fethedildi. Bu fetihlerde en önemli rolü Selçuklular’dan Arslan Yabgu’nun torunu Kutalmış’ın oğlu Süleyman-Şah oynadı.

Malazgirt zaferinden sonra Bizans’ın artık ordusu ve mukavemeti kalmadığı için Türkmenlerin Anadolu’ya muhacereti sel halini almıştı. İslam ülkelerinde yurt bulamayan Türkler artık bu yeni vatanlarına koşuyor; Saltanat davası güden Kutalmışoğulları feodal siyasi hakimiyete göre, kendilerine vilayetler verilmediği için, isyan eden şehzadeler ve başka beyler de kendi boyları ile göçüp kendileri için Anadolu’yu bir sığınak yapıyorlardı. Kutalmışoğlu Süleyman-Şah’ın 1075 senesinde İznik’i fethedip Türkiye Selçukluları devletinin kurulması da bu büyük muhacereti daha geniş bir alana taşıyordu.

Süleyman-Şah’ın Tarih Sahnesine Çıkışı:

Süleyman-Şah zorlu bir mücadelenin ardından İznik’i başşehir yaparak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu (1075-1086). Süleyman-Şah, Aslan Yabgu’nun torunu ve Kutalmış’ın oğlu idi. Kutalmış, Tuğrul beye karşı taht mücadelesi vermiş, onun ölümünde Rey’e yürüyerek hükümdarlığını ilan etmiş ama aynı saltanat davası içinde savaştığı Alp Arslan’a yenilerek hayatını kaybetmişti.

Süleyman ve kardeşlerinin Anadolu’ya gelerek tarih sahnesine çıkmaları Alparslan’ın ölümü ve Melikşah’ın cülusu üzerine çıkan hadiseler ile yakından ilgili ve Anadolu fetihlerine memur edilen Artuk Bey’in baş gösteren Saltanat mücadeleleri Dolayısıyla Melikşah tarafından merkeze çağırılması arasında sıkı bir münasebet görülüyor. Alparslan’ın ölümü üzerine çıkan Saltanat mücadelesinde Süleyman ve kardeşlerinin fırsat bulup Anadolu’ya geldikleri veya Melikşah’ın onları serbest bıraktığı anlaşılıyor. İbnü’l-Azrak:  “Melik Süleyman, Melikşah nezdinden gelip Malatya Kayseri Aksaray Konya Sivas ve bütün Rum’u fethedip oralara hakim oldu.” ifadesini kullanırken bu gelişin bir tayin şeklinde olduğuna dair bir işarette bulunmaz.[2]   

Süleyman-Şah 1075’te İznik’te yerleştikten sonra Bizans’ın içine düştüğü siyasî buhrandan faydalanarak devletinin sınırlarını İstanbul Boğazı’na kadar genişletti. Bizans kaynaklarında Selçuklu hükümdarının Boğaziçi kıyılarında gümrük daireleri kurdurarak gemilerden vergi aldığı bildirilir. 1081 yılında Süleyman-Şah ile Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos barış antlaşması imzaladılar. Buna göre iki devlet arasında İzmit-İstanbul arasındaki Drakon çayı sınır kabul edilecekti. Türkmen beylerinden Saltuk Bey Erzurum-Bayburt bölgesi, Mengücük Gazi Kemah-Erzincan yöresi, Dânişmend Gazi Sivas-Tokat-Amasya yöreleri, Kara Tegin Çankırı-Sinop, Çubuk, Harput yöresi, Buldacı Elbistan yöresi, Çavuldur Elbistan-Bayburt, Tanrıbermiş Efes yöresini ele geçirerek Anadolu’nun fethinde önemli rol oynadılar. Anadolu’da başarılı fetih hareketlerinde bulunan ünlü kumandan Artuk Bey, Sultan Melikşah tarafından geri çağrıldı. Malazgirt Savaşı’nın hemen ardından Orta Anadolu’da fetih hareketlerinde bulunan beylerden biri de Tutak’tır.

Malazgirt zaferinden sonra batıda Ege ve Marmara denizlerine kadar giden Türkmen oymakları ilk yıllarda şehirlerin civarında yaşıyorlardı. Fetih hareketlerinin başlamasıyla birlikte Türkistan ile Anadolu arasında bir göç kanalı kuruldu. Bu göçler bazen çok güçlü geliyor, bazen azalıyor, bazen da kesiliyordu. Anadolu’nun Giresun-Sivas-Maraş ve İskenderun çizgisinin batısındaki büyük kısmında nüfus çok azdı, şehirlerin çoğu kasaba ve köylerden farksızdı. Nüfus azlığı yüzünden devletler tarafından tehcir hareketleri uygulanıyordu. Meselâ Selçuklular, Bizans idaresinde bulunan Batı Anadolu’ya akın yaptıklarında Rum ailelerini Selçuk ülkesine göç ettiriyor, bu ailelere geniş araziler, çiftçilik araçları veriyor ve beş yıl vergiden muaf tutuyordu. Bazen da Selçuklular’ın din ve milliyet farkı gözetmeden bütün tebaasına eşit muamele ettiğini öğrenen Bizans idaresindeki Rumlar kendiliklerinden göç ederek Selçuklu idaresine giriyordu. Danişmentliler ile Artuklular savaşırken birbirlerinin topraklarındaki Hıristiyanları kendi ülkelerine göç ettirip sahipsiz topraklara yerleştiriyordu. Yerli Hıristiyan halk doğu ve güneydoğuda Ermeniler, Orta ve Batı Anadolu’da Rumlar’dan müteşekkil idi. Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Süryânî ahali vardı. Orta Anadolu’nun şark tarafında Çukurova’nın kuzeyindeki dağlık bölgelerde Ermeniler vardı. Ermeniler, buraları Doğu Anadolu’daki beyliklerinin varlığına Bizans tarafından son verilmesi üzerine yurt edinmişlerdi.

Süleyman-Şah ve Melikşah

Saltanat davasıyla ortaya çıkan Kutalmış oğullarının büyük Türkmen kitlelerine dayanarak Anadolu’da bir devlet kurmaya girişmeleri ve Suriye’ye kaçan Yabguluların Atsız ve diğer beylerin idaresinde bir beylik kurmaları Melikşah’ı endişelendiriyordu. Saltanat mücadelesini kazandıktan sonra merkeziyetçi bir devlet kurmak amacıyla bu yeni siyasi teşekkürleri itaat altına almak; ya da ortadan kaldırmak istiyordu. Diğer yandan Anadolu’nun Türklerle dolduğunu ve tamamen elden gittiğini gören ve Papa VII.  Georgian’a müracaat edip, ondan bir yardım alamayan Bizans İmparatoru artık tek çare olarak Melikşah’la anlaşma arayışına girdi. Melikşah’ın İmparatora ne cevap verdiği bilinmese de, 1078 de kardeşi Tutuş’u Suriye’ye gönderdiği ve Atsız idaresinde teşkilatlanan Yabguları itaate alırken büyük Kumandanlarından Emir Porsuk’u da Anadolu’ya memur ederek Süleyman ve diğer Kutalmış oğullarını da bertaraf etmek istediğini biliyoruz. Anadolu’da gaza yapmakta olan Afşin, Saltuk, Dilmaç oğlu Mehmet, Tarankoğlu ve Tutı oğlu gibi Oğuz beyleri 1075 Temmuzunda askerleri ile birlikte Rum’dan Haleb’e dönüyorlardı ki bu dönüş onların Süleyman’a karşı bulunmaları, ondan kaçmaları ve Melikşah’a sadakatları ile ilgili idi. Melikşah bunlara Suriye’ye giden Tutuş’a itaat etmelerini emretmişti.

Bu arada Süleyman’la kardeşi Mansûr arasında da bir mücadele olduğunu görmekteyiz.  Süleyman-Şah kardeşine karşı Melikşah’tan yardım istedi. O da Porsuk’u Anadolu’ya gönderdi ve Mansur’un öldürülmesinden sonra Anadolu hâkimiyetini Süleyman oğullarına vermeyip,  onları İran’a götürerek İznik tahtını boş bıraktı. Bunun da ailevi sebeplerden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.

Süleyman -Şah’ın Sultan Olması, Fetihleri ve Vefatı

Süleyman 1075’te kurduğu devletini 1078 de Porsuk’un başarısızlığa uğrayarak çekilmesi sonucunda kurtarmış; Melikşah’a karşı istiklalini korumuş, 1081 Sözleşmesiyle İstanbul hudutlarını boşaltmakla beraber daha büyük bir zafer kazanıyordu. Başlangıçta istikrarı ve istikbali belirsiz devleti fiilen olduğu gibi hukuken de Anadolu’ya hâkim bir duruma getiriyordu.

1082’de sultan unvanını alan I. Süleyman-Şah aynı yıl Çukurova’ya bir sefer düzenleyerek Tarsus, Adana, Aynizerbâ, Misis şehir ve kalelerini fethetti (1082-1083). Antakya halkının şehri kendisine teslim edeceği haberi üzerine Ebü’l-Kâsım Bey’i İznik’te vekil bırakıp oğulları Kılıç Arslan ve Dâvud ile birlikte Antakya’ya gitti ve şehri kolayca ele geçirdi (477/1084). Musul-Halep Ukaylî Hükümdarı Şerefüddevle Müslim b. Kureyş, Süleyman-Şah’tan vergi isteyince aralarında savaş çıktı. Müslim yenildi ve hayatını kaybetti (478/1085). Süleyman-Şah, Halep’i kuşattığı sırada Suriye Selçuklu Hükümdarı Tutuş bölgeye intikal etti. İki Selçuklu hükümdarı Halep’e yakın bir yerde Aynüseylem’de karşılaştı. Emîr Çubuk’un askerleriyle birlikte Tutuş tarafına geçmesi ve Tutuş’un ordusuna kumanda eden Artuk Bey’in ustaca manevraları sonucunda Süleyman-Şah’ın ordusu bozguna uğradı (18 Safer 479 / 4 Haziran 1086). Bir rivayete göre muharebe esnasında ölen, diğer bir rivayete göre ise intihar eden Süleyman-Şah Halep Mezarlığı’nda defnedildi. Tutuş amcasının oğlunun hanımını, iki oğlunu, vezirini Antakya’ya gönderdi. Bunlar Anadolu’ya dönmedikleri için bir süre sonra bölgeye gelen Sultan Melikşah tarafından İsfahan’a götürüldü. Süleyman-Şah, Anadolu fâtihi ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olarak takdire lâyık bir hükümdardır.

Süleyman-Şah’ın Kişiliği ve Eserleri

Türkiye Selçuklu Devleti Büyük Selçuklulara göre mütevazı bir uç beyliğinden ibaretti. Başlangıçta iktisadi ve medeni bakımdan tam bir sıkıntı içerisine girmiş bir ülkede ve takriben bir asır süren savaşlarla da harap olmuş bir memlekette kurulmuştu. Kutalmış oğulları amcazadelerinden daha uzun ömürlü bir devlet kurmuşlardır. Süleyman-Şah Marmara sahillerinden Suriye’ye kadar uzanan bu yeni açılmış ülkede Göçebe Oğuzlar ile Hıristiyan yerliler üzerinde bir hakimiyet kurmuştu. Sarayı’nı yaptığı İznik’te ve diğer şehirlerde devlet adamlarını ve ailelerine yerleştirdi ise de devletin kuvvet kaynağını teşkil eden Türkmenler henüz toprağa tabi çiftçiliğe bağlanmamış göçebeler idi. Hayvanlarını otlatmadıkları hiçbir otlak kalmamıştı. Göçleri at, koyun, sığır, tüm mal ve hizmetçileri ile birlikte bir yerden diğerine göçerek yaşıyorlardı. Çiftçilik yapmıyorlar, bütün ihtiyaçlarını hayvanları ve mahsullerinin mübadelesi ile temin ediyorlardı. Otlak ihtiyacı hissettikleri zaman beylerini hükümdara gönderip yurt istiyorlar ve oraya göçüyorlardı.

Süleyman-Şah askerlerine ve tebaasına çok iyi muamele eder ve bu sebeple de halkı kendisine bağlardı. Antakya Hıristiyanlarının komşu hükümdarları değil, Süleyman’ı ülkelerine davet etmeleri, adaletinin çok yaygın bulunması sonucunda idi.  Nitekim Antakya’da bu adaletini gösterip, şehri imar etti. Süryani tarihçisi de: “Halkımız Süleyman’dan bir ferman alarak Antakya’da Meryem ve St. George Kilisesini inşa etti.” diye bilgi veriyor. Bizanslılar zamanında Anadolu’da büyük Toprak aristokrasisi elinde esir veya topraksız duruma düşen köylüler de hürriyet ve toprağa onun zamanında kavuşmuşlardır. Göçebe Oğuzlar gibi onlar da Süleyman’a bağlı olup onun hâkimiyetini kuvvetlendiriyorlardı. Onun zamanında Hıristiyan halklar kitleler halinde nakil ve iskan edilmiş, boş kalan arazi bu yolla imar edilmiş ve gelir sağlanmıştı. Göçebe Oğuzlar da tedricen boş kalan ve devlete intikal eden topraklara yerleştirilmişti. Miri Toprak rejimi, yani mülkiyeti devlete ve tasarrufu köylülere ait sistem kullanılmıştı. Anadolu’da tamamıyla müstakil bir devlet kurmuş ve Büyük Selçuklulara karşı da bu istiklâli için savaşa girişmiş olan Süleyman-Şah haleflerinin onlarla rekabet ve üstünlük mücadeleleri de aynı maksatla devam etmiştir.

I.Kılıç Arslan ve Siyasi Sarsıntı (1086-1107)

Ebu’l-Kasım ve İznik Devleti

Süleyman-Şah’ın Antakya seferine çıkarken yerine başkumandan olarak İznik’te bıraktığı Ebu’l-Kasım kendisinden sonra bu devlete sahip çıkmış, hatta rivayete göre İznik tahtına çıkarak Sultan unvanı da almış ve kardeşi Ebu’l-Gâzi’yi Kapadokya Kayseri Valiliğine tayin etmişti.  Bu arada Marmara sahilinde fethettikleri Kios limanında gemi inşaatına başlayarak Bizans ile donanma sayesinde daha iyi mücadele edeceklerini, bizzat İstanbul’a sahip olacaklarını düşünüyor ve galiba İzmir beyi Çaka ve Balkanlar’da Peçeneklerle de münasebette bulunarak bu gayeyi temine çalışıyorlardı. Buna mukabil Bizans ordusu da İznik üzerine bir donanma ile harekete geçti. Türkler, Bizans ordusuna küçük bir baskın yapıp, kaleye kapandılar. Bizans donanması da inşa halindeki gemileri yaktı. Bu arada Porsuk’un 50 bin kişi ile bu tarafa doğru geldiği haberi alınınca Bizans ordusu çekildi. Ebü’l-Kasım, Porsuk güçlerinin İznik’e yaklaşması üzerine anlaşmak için Bizans’a müracaat etti. İstanbul’a gitti. Anlaştılar ve İstanbul’dan yardım gönderildi. Porsuk, gelen kuvvetler içinde İmparatorun da olduğunu sanarak kuşatmayı kaldırdı.

Melikşah, 485 (1092) yılında Urfa Valisi Bozan’ı kalabalık bir ordunun başında Anadolu’ya gönderdi. Bozan İznik’i kuşattıysa da alamadı, buna karşılık Bizans’tan dönmekte olan Ebû’l-Kasım’ı ele geçirip, yayın kirişiyle boğarak öldürttü. Melikşah’ın aynı yıl ölümü üzerine oğlu Berkyaruk, Süleyman-Şah’ın oğulları Kılıç Arslan ve Dâvud’u serbest bıraktı. Kılıç Arslan, Yabgulu Türkmenlerinden kalabalık bir topluluğu yanına alarak İznik’e döndü ve 485 yılı sonlarında (1092 sonları 1093 başları) şehri Ebü’l-Kâsım’ın kardeşi Ebü’l-Gâzî’den teslim aldı. Kendisi gelmeden önce barışı bozmuş olan Bizanslılar’la mücadeleyi sürdüren Kılıç Arslan daha sonra İmparator Aleksios Komnenos ile barış yaptı. Bu arada, çağdaş Bizans tarihçisi Anna Komnena’nın verdiği bilgiye göre imparatorun sözlerine kanarak kayınpederi ve İzmir Beyi Çaka’yı bir ziyafet esnasında öldürttü. (488/1095).

Çaka Bey

Çaka Süleyman-Şah’ın ölümünden sonra Anadolu’da meydana çıkar müstakil beyliklerden birinin kurucusuydu.  Beyliğini İzmir bölgesinde kurmuştur. Cesareti ve zekâsı sayesinde büyük teşebbüslere girişmişti. Türk akınları esnasında çok genç yaşta iken Bizanslılar tarafından esir edilmiş ve sarayda yetiştirilmişti. Destansı eser olan Danişmendname de onu Sivas-İstanbul hudutlarında kadar gaza yapan Turasan’ın yakın arkadaşları arasında saydığını, Çavuldur Çaka’nın bu şahsiyet olduğu ve onun oğuzlardan Çavundur boyuna mensup olduğu belirtilir. Onun İmparator Botaniates’e takdim edildiği 1078 yılına kadar Bizans sarayın da uzun müddet kaldığını ve Yunan kültürünü de bu sayede aldığını biliyoruz. Süleyman-Şah ve Mansur Botaniates’i tahta çıkardıkları ve askerlerinin Üsküdar’a vardıkları zaman Çaka asalet rütbesi almış; bu İmparatorun sükût edip 1081 yılında yerine Alexis tahta çıkınca o da İstanbul’da mevkiini kaybetmiş, İzmir taraflarına kaçıp siyasi faaliyetlere girişmesi de bu zamanda olmuştur. İzmir’de bir sahil beyliği kurmaya başladı. Bizans’taki tecrübelerini ve bağlantılarını kullanarak bir donanma hazırladı. Urla, Midilli ve Foça’yı ele geçirdi. Sakız adasını fethetti. İstanköy, Rodos ve diğer adaları da süratle ele geçirdi. Çaka Bizans’ı sadece karadan yıkmanın imkânsız olduğunu görerek, Türk tarihinde ilk defa donanma yaptıran kişi oldu. Çaka Peçeneklerle de ittifak kurdu. Bizans’ı iki taraftan sıkıştırdı. Bizanslar da Kumanları yardıma çağırarak, Peçeneklerin üzerine yürüyüp, onları mağlup etti. Öyle ki Peçenek kavmi adeta yok edildi. Buna rağmen Çaka cesaretini yitirmedi ve yeniden Bizans üzerine saldırmak için hazırlıklarına devam etti. Çaka’nın azmi ve kararlılığı Selçuk sultanını da düşündürüyordu. Aynı zamanda sultanın kayınpederi olan Çaka’yı devre dışı bırakmak için İmparator sultan ile anlaşma yaptı ve Kılıç Arslan’a kayınpederini bir yemek sırasında öldürttü. Bizanslılar, zayıflattıkları Türk gücünü, haçlılarla birlikte anlaşarak, 1097 Haziranında İznik’i aldılar. Adalar ve deniz sahillerini kurtarmaya başladılar. İznik’in düşüşü ve Sultanın karısının esir edilişi Türklerin cesaretini kırdı ve şehirleri terk etmeğe başladılar. İzmir Bizanslıların eline geçti. 1098’de Türkler Anadolu’nun batı, güney ve kuzey sahillerini terk ederek İç Anadolu’ya çekildiler.

Haçlılar İznik’e geldiği sırada Kılıç Arslan Malatya kuşatmasındaydı. Haberi alır almaz, kuşatmayı kaldırıp dönmek zorunda kaldı.

I.Kılıç Arslan’ın Saltanatı ve Haçlılar

İmparator Aleksios Selçuklular Peçenekler ve Çaka karşısında çok zor duruma düşünce 1091 yılında Papa Urbain’e müracaat ederek Haçlı yardımı istemişti. fakat Bizans imparatorunun istediği bir askeri yardım yerine bütün Avrupa’yı harekete getiren, Müslüman şark ve Hıristiyan Garp tarihlerinde çok mühim neticeleri olan büyük Haçlı hareketine hazırlanmaya başladı. Haçlı seferlerinin başlangıcını teşkil eden ilk kitleler  Keşiş Pierre’nin beraberinde olup başıbozuk ve disiplinsiz insan yığınından başka bir şey değildi. “Keşiş Pierre’yi takip eden haydutlar, akıl ve insanlıktan mahrum vahşi hayvanlar  idi.” hükmünü veren bir Avrupalı alim yanında bir diğeri bu sert hükmün kısmen öteki Haçlı sürülerine de tatbik edileceğini söyler. İmparator Aleksios yağmacı barbarları 1096 Eylül’ünde anadolu yakasına geçirdi.

İzmir yönünde ilerleyen bu Haçlılar yollarında rastladıkları her şeyi yağma ediyorlar; her türlü zulmü yapıyorlardı.  İlhan ve Sultan’ın kardeşi Davut, kuvvetlerini ve Türkmenleri toplayarak bu intizamsız kalabalığı İzmit’e varmadan tamamıyla kılıçtan geçirdiler ve 60 bin kişi öldürdüler.

I.Kılıç Arslan, Keşiş Pierre’in idaresinde köylüler, maceracılar ve haydutlardan oluşan Haçlılar’ın hemen hemen tamamını imha ettikten sonra (1 Zilkade 489 / 21 Ekim 1096) Danişmentliler’in de göz diktiği Malatya’yı ele geçirmek için ordusunu yanına alarak İznik’ten ayrıldı, Malatya önlerine varıp şehri kuşattığı sırada güçlü Haçlı ordularının yola çıktığını öğrendi. Hızla İznik’e hareket ettiyse de geldiğinde şehir kuşatılmıştı. Kuşatmayı yaramadığı için geri çekilme kararı aldı ve İznik kaybedildi (Haziran 1097). Eskişehir yakınında yapılan savaş da bozgunla sonuçlandı (Temmuz 1097). Kılıç Arslan, İznik’in ardından Konya’yı devletin merkezi yaptı. Bu yenilgilerden sonra Selçuklular, Marmara ve Batı Anadolu bölgelerini Bizans’a terkedip Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldılar.

Gümüş-Tekin ve Danişmentliler

I.Kılıç Arslan, Danişmentli Gümüş-tegin Gazi ile ittifak yaparak Antakya Prinkepsi Bohemound’u kurtarmak için Niksar’a doğru yürüyen ve Lombardlar’dan oluşan Haçlılar’a karşı 1101 yılında parlak bir zafer kazandı. Diğer Haçlı güçleri de Ereğli (Konya) yakınlarında yok edildi. Bu başarılar Türkler’in mâneviyatını kuvvetlendirdiği gibi Haçlılar’ın Anadolu’dan geçme isteklerini uzun bir müddet önledi. Kılıç Arslan, daha sonra Haçlılar’dan zulüm görmüş olan Elbistan Ermenileri’nin ricası üzerine Haçlılar’ı buradan ve Maraş’tan uzaklaştırdı (1103). Danişmentli Gümüştegin Gazi’nin ölümünün ardından doğunun en mâmur şehirlerinden olan Malatya’yı ele geçirdi (1 Muharrem 500 / 2 Eylül 1106). Kendisine çok cazip gelen Güneydoğu Anadolu yörelerine sahip olmak isteyen Kılıç Arslan, Meyyâfârikîn (Silvan) şehrinden aldığı davet üzerine oraya gitti. Hemen bütün Güneydoğu Anadolu beyleri Kılıç Arslan’a bağlandı. Kısa bir süre sonra Musul hâkimi Çökürmüş’ün oğlu Zengî’nin davetiyle Musul’a geçti. Kendisine tâbi Güneydoğu Anadolu beylerinin sözlerine inanıp Büyük Selçuklu Hükümdarı Muhammed Tapar’la mücadeleyi göze aldı. Askerinin çoğu Rumeli’de müttefiki Aleksios Komnenos’un düşmanlarıyla savaşırken kendisi Muhammed Tapar’ın Musul valisi Çavlı Sakavu ile savaşa girişti. Savaştan önce yanındaki Güneydoğu Anadolu beylerinin ayrılmasına rağmen yiğitçe savaşı sürdüren Kılıç Arslan esir düşmemek için karşıya geçmek amacıyla atını Habur çayına sürdü ve sulara gömülerek hayatını kaybetti (500/1107).

I. Mes’ud’un Devleti İhyası

I.Kılıç Arslan’ın ölümü üzerine, onun Haçlı taarruzlarını kırdıktan sonra kurduğu siyasi birlik de süratle bozuldu. Selçuklu devleti sarsıldı, parçalandı ve küçüldü. en küçük oğlu Tuğrul Arslan Malatya’da tahta çıkarıldı. Tuğrul Arslan henüz çocuk yaşta olduğundan devleti annesi idare ediyordu. Devletin ayakta kalması için kuvvetli bir şahsiyete ihtiyaç bulunduğunu anlayan annesi Artuklu Prensi Belek b. Behrâm ile evlendi (1113). Belek’in 518’de (1124) ölümünden sonra şehir Danişmentliler’in eline geçti. Tuğrul Arslan zamanı Malatya halkı için sıkıntılı bir dönem oldu. Aleksios Komnenos, Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra Orta Anadolu’da meydana gelen otorite boşluğunu fırsat bilerek barışı bozup Selçuklu ülkesine hücum etti. Anadolu’da durumun ciddi olduğu Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a bildirilince Tapar, Kılıç Arslan’ın büyük oğlu Melikşah’ı (Şâhinşah) Anadolu’ya gönderdi. Konya’ya gelerek tahta oturan Melikşah (503/1110) Aleksisos Komnenos ile altı yıl mücadele etti. Kardeşi Mesud, dirayetli bir hükümdar olan kayınpederi Danişmentli Emîr Gazi’nin yardımıyla hükümdarlığı Melikşah’ın elinden aldı (510/1116). Melikşah yakalanıp gözlerine mil çekildi ve ertesi yıl öldürüldü. Yenilerek Bizans’a giden diğer kardeşi Melik Arab orada öldü.

II. İzzeddin Mes’ud’un Sultanlığı (1116- 1155)

Süryani Mihail, kronolojik bakımdan biraz karışık bilgi vermekle beraber, Şahin Şah’n İran’dan döndüğü zaman kardeşi Mesut’u Zincire vurup hapse attıktan sonra sultanlığını ilan ettiğini,  kendisine karşı bir emîrinin Mesut’u kurtarıp Danışmentoğlu Emirgazi’ye giderek onun saltanatı için hareket ettiklerini, İstanbul’dan (hakikatta Karahisar buluşmasından) altın yüklü dönen Şahin Şah’a pusu kurup gözlerini kör ettiklerini söyler. Danişmentoğlu’nun kurduğu pusuya düşen Şahin Şah’ın, gözlerinin kör edildiğini akabinde Malatya beylerinin Mes’ud’u hapisten çıkarıp sultan ilan ettiklerini, Mes’ud’un da kardeşleri Arab ile Tuğrul Arslan’ı orada bırakıp Konya’ya gittiğini ve tahtı ele geçirdiğini Ebü’l-Ferec aktarır.

Sultan Mes’ud’un 1116’da tahta çıkışından bir müddet sonra İmparator Aleksios’in ölümü ve yerine oğlu Yuannis’in 1118’de geçmesi üzerine iki taraf arasında tekrar savaşlar başladı. Türkler, Bizanslılar tarafından işgal edilen yerleri geri almaya başlayarak, Denizli’yi aldılar. Fakat yeni İmparator İstanbul’da işleri yoluna koyduktan sonra, babasının Türklere karşı giriştiği seferleri tekrarlayarak 1119’da bu bölgeye hareket etti. Akkuş kumandasında bulunan öncü kuvvetleri ile birlikte Alaşehir’den Denizli’ye geçti. Bu bölgenin Selçuklu valisi olan Emir Basara’yı mağlup etti ve şehri zaptettikten sonra İstanbul’a dönmeye mecbur kaldı. Türklerin Batı Anadolu’da Antakya taraflarına akınları devam ettiği için İmparator, 1120 veya 1121’de tekrar sefere çıktı. Uluborlu Bizanslıların eline geçti, oradan da Antalya havalisine giderek birçok yerleri aldı.

Kıpçaklar ile ordusunu kuvvetlendiren Gürcü Kralı David Türk ülkelerine taarruzlarını tekrarlamaya başlaması üzerine Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar, İl-Gazi’yi Gürcülere karşı cihada memur etti. Fakat daima muzaffer olmuş bulunan İl-Gazi bir ihtiyatsızlık yüzünden bozguna uğradı ve Gürcüler Tiflis’i işgal etti. Bu yılda (1121) Belek eşkıyalık eden Gerger Ermenilerini tenkil etti.

 Sultan Mahmud 1122’de Gürcistan’a sefer düzenledi; İl- Gazi’nin yeğeni Belek Gazi ile birlikte haçlılara karşı zaferler kazandı. Yine bu yılda hastalanıp ölmesi üzerine cihada devam eden Belek, Franklanı kılıçtan geçirdi. Esir aldığı Kont ve Dükalarını Harput ve Palu kalelerinde zindanlara attı. Aynı yılda Bizanslılar, Peçenekleri imha ettiler ve bu günü Peçenek Bayramı ilan ettiler.

Kahraman Belek,  1123’de intikam taarruzuna girişip Fırankları bozguna uğrattı ve Kudüs kralını esir alıp Harput Kalesine hapsetti.

Menbiç muhasarasında haçlıların okuyla yaralanan Belek “Bu ok bütün müslümanlara vurulmuş bir darbedir” diyerek oku bizzat kendi eliyle çıkardı ve 6 Mayıs günü 1124’de bu yaradan şehit oldu. Bütün Müslümanlar, bugünü matem ve Hıristiyanlar da bayram ilan etti. Melik Gazi’nin Malatya’yı Tuğrul Aslan’dan alması da yine bu yıl gerçekleşti. Gürcüler, Ani şehrini işgal etti. Danişmentli Emir Gazi Malatya’yı Selçuklu Tuğrul Aslan’dan teslim aldı.

Ankara ve Kastamonu havalisinde hüküm süren Melik Arab 30 bin kişilik bir ordu ile 1126’da kardeşi Sultan Mesut’un üzerine yürüdü ve Sultan Mesud bozguna uğradı. Bizans İmparatoru Yuannis’ten yardım aldı ve kayınbabası Danişmentli Melik Gazi ile birlikte kardeşini mağlup edip Kilikya kaçırdılar. Ermeni prensi Thoros’a sığındı.

Melik Arap bir yıl sonra (1127’de), kuvvet toplayarak Sultan Mesut ve Melik Gazi üzerine yürüdü, birkaç defa galip ve mağlup olduktan sonra Bizans’a kaçtı. Bir daha da meydana çıkamadı.

Melik Gazi 1129’de Karadeniz sahillerine çıkıp bazı kaleleri fethetti, Ana-Zarb’ta haçlıları mağlup etti ve Bohemond’u öldürdü. 1131 Melik Gazi Kilikya’ya girip birçok kaleleri fethetti ve Ermeni Prens Leon’u haraca bağladı.

1132 Yılında Yuannes’in  Türklere ve Ermenilere karşı muvaffakiyetler kazanması, Bizanslıların Çankırı’ya Vali Alpaslan’dan almaları ve Tuğrul, İbrahim, İnal ve Aydoğdu gibi emirlerin itaatlerini kazanması vuku bulmuştur. Melik Gazi, 1133’te tekrar Bizanslıların işgal ettiği Çankırı ve Kastamonu’yu kurtardı.

Melik Gazi, 1134 Yılında güneyde Haçlıları bozguna uğrattı ve Halife ile Sultan Sancar’ın tevcih ettikleri Melik unvanını aldı ve aynı yılda vefat etti. Yerine oğlu Melik Mehmed tahta çıktı.

1135 Yılında İmparator Çankırı ve Kastamonu’yu kuşattı. Melik Muhammed ve Sultan Mes’ud’un akınları Bizanslıları Marmara sahillerine çekilmeğe mecbur bıraktı. Rumların işgal ve halkını esir aldığı Çankırı’yı kurtardılar.

Melik Muhammed 1136’de Haçlılar ile Ermeniler arasındaki savaştan faydalanarak Maraş ve Göksun’u teslim aldı.

1137 Yılında, haçlıların yardım talebi üzerine İmparator Yuannis, büyük bir ordu ile Selçuklu hudutlarını tahrip ederek Torosları aşıp, Ermeniler’in 1132 de aldıkları Tarsus, Adana ve Misis’i kurtardı.  Sonra, Antakya’ya vardı. Halep kazalarında Müslümanları katletti ve şehri işgale hazırlandı. Atabey İmadeddin Zengi’nin imdat talebi üzerine Sultan Mesut ve Melik Muhammed kuzeyden harekete giriştiler. Mesud’un Adana havalesini işgal edip esirler ile memleketine dönmesi yine bu yılda olmuştur.

İmparator Yuannis, Haçlıları ezip geçince bu durum Haçlıları endişenlendirdi. Suriye ve Anadolu Türkleri arasında tehlikeli bir durumda kalan Yuannis, Suriye’den Kilikyaya dönüp, Sultan Mes’ud ile bir anlaşma yaptı (1138) ve İstanbul’a döndü.

Sultan Mes’ud, Maraş bölgesini Haçlılardan kurtardı. Danişmentli Melik Muhammed de Keban ve Feke kalelerini Ermenilerden aldı. (1139)

Sultan Mesud’un batı sahillerine ve Danişmentli Muhammed’in Karadeniz sahillerine yaptıkları fetih ve zaferleri İmparatorun Niksar’a kadar büyük bir sefere girişmesine fakat sonucunda hezimetle geri dönmesine neden oldu. (1141’de) artık Türkleri Anadolu’dan atma hayallerinin sonu gelmişti.

Yuannis’in hezimetinden yararlanan Sultan Mes’ud Ulu-borlu’yu kuşattı ve akıncılarını Antalya’ya kadar gönderdi. (1142) Yuannis, Antalya yolu ile Kilikya’ya varıp, orada öldü. (1143)

Sultan Mesud, Danişmentli Emîr Gazi’nin oğlu Melik Muhammed’in ölümünün (1143) ardından Danişmentliler arasında başlayan taht mücadelesinden faydalanarak üstünlüğü eline geçirdi. Bu arada Batı Anadolu ile Marmara bölgelerine uçlardaki Türkmenler tarafından sık sık akınlar yapılıyordu. Bizans İmparatoru Manuel bu akınlara karşılık vermek için büyük bir orduyla Konya’ya kadar geldiyse de başarı gösteremeyip geri döndü (1146) ve bir daha Mesud’la savaşmadı. Ertesi yıl Alman İmparatoru Konrad ile Fransa Kralı Saint Louis kalabalık ordularla İstanbul’a geldiler. Hemen Anadolu’ya geçerek Eskişehir yöresine kadar ulaşan Alman ordusu burada ağır bir yenilgiye uğradı. İmparator çok az bir kuvvetle İstanbul’a dönebildi. Orta Anadolu’dan geçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine Batı Anadolu’dan Antalya’ya gitmeye karar veren Fransa Kralı Saint Louis de Türk hücumlarından dolayı ağır kayıplar verdi. Türkler, Sultan Mesud devrinde Anadolu’ya sağlam bir şekilde yerleştiler. Anadolu’da ilk Selçuklu parası Sultan Mesud tarafından bastırılmıştır. Sultan Mesud hükümdar olduğu zaman Selçuklu ülkesi Konya, Niğde ve Afyonkarahisar bölgelerinden ibaretti. Öldüğünde Eskişehir, Ankara, Çankırı, Kastamonu bölgeleri ile doğuda Elbistan yöresi ve diğer bazı yerler de Selçuklu hâkimiyetine girmiş durumdaydı.

Sultan Mesud’un ölümü üzerine (550/ 1155) yerine geçen oğlu II. Kılıç Arslan önemli başarılar kazandı. Bunlardan biri Danişmentliler’in ortadan kaldırılmasıdır. Danişmentliler beyliği Kayseri, Sivas, Niksar, Tokat, Amasya, Malatya gibi Orta Anadolu şehirlerine sahipti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin gelişmesine büyük engel oluşturan bu beylik bazan devletin varlığını tehdit ediyordu. 574’te (1178) Danişmentli topraklarının Selçuklu topraklarına katılmasıyla hem siyasî ve millî birlik kurulmuş hem de Anadolu Selçuklu Devleti büyük bir devlet durumuna yükselmiştir. Bu dönemde Bizans ucunda yaşayan Türkmenler’in nüfusu çok artmıştı. Türkmenler toprak ve ganimet elde etmek için sık sık Bizans topraklarına akınlar yapıyor, elde ettikleri esirleri tacirlere satıyordu. Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, Türkmenlerin akınlarına kesin biçimde son vermek için çok iyi donatılmış kalabalık bir orduyla üzerlerine yürüdü. Ancak Türkmenler gece baskınlarıyla on binlerce Bizans askerini saf dışı bırakarak Manuel’i geri dönmeye mecbur bıraktı. Bu uç Türkmenler’inin ünü Horasan’a kadar yayılmıştı. Akınlara engel olmak için Eskişehir-Isparta yöresindeki Uluborlu önlerinde istihkâmlar yaptıran İmparator Manuel, Kılıç Arslan’dan Türkmenler’in akınlarını durdurmasını ve kendisine sığınmış olan sultanın kardeşi Şâhinşah ile Danişmentli Zünnûn’a ülkelerini geri vermesini istedi. Kılıç Arslan’ın bu istekleri yerine getirmemesi üzerine büyük bir orduyla Konya’ya yürüdü. Bizans ordusu Miryokefalon denilen yerde ağır bir yenilgiye uğradı (17 Eylül 1176). Sultan imparatorun barış isteğini kabul etti. Anadolu’nun Türkleşmesi açısından bir dönüm noktası teşkil eden Miryokefalon zaferinin en önemli sonucu Bizans’ın askerî gücünü ve Anadolu’yu geri alma ümitlerini yitirmiş olmasıdır. Altın para darbettiren, medrese yaptıran, kervansaray inşa ettiren ve kendisine kitap ithaf edilen ilk Anadolu Selçuklu sultanı olan II. Kılıç Arslan hayatının son yıllarında ülkesini on bir oğlu arasında taksim etti. Böylece kendisinin büyük gayretlerle meydana getirdiği Selçuklu ülkesi on bir parçaya bölündü.

588’de (1192) vefat eden II. Kılıç Arslan’ın yerine oğlu I. Keyhusrev geçti. Ondan sonra kardeşi II. Süleyman-Şah, kardeşlerinin topraklarını ellerinden alarak ülkenin siyasî birliğini kurmaya çalıştı ve bunda başarılı oldu. Ancak 1202’de yaptığı Gürcistan seferinden bir netice elde edemedi. 1204’te vefat etti. Oğlu III. Kılıç Arslan’ın yedi sekiz ay süren hükümdarlığı sırasında Isparta yöresi fethedildi. I. Gıyâseddin Keyhusrev’in ikinci sultanlığı döneminde Denizli ve Antalya yöreleri ele geçirildi (603/1207). Çukurova’daki Ermeni Krallığı devlete bağlandı. I. Gıyâseddin Keyhusrev’in büyük oğlu ve halefi I. Keykâvus Sinop Limanı’nı fethetti (611/1214). Antalya ve Sinop’un fethinin gelişmekte olan Selçuklu ticaretine büyük katkıları oldu.

TÜRKİYE SELÇUKLULARININ İKBAL DEVRİ

1. I. Alâeddin Keykûbâd’ın Saltanatı

I. Keykâvus’un kardeşi ve halefi I. Keykûbâd devri Anadolu Selçukluları tarihinin altın devridir. Bu dönemde yapılan fetihler sonucunda devletin sınırları doğuda Erzurum ötesine ve Van gölü havzasına ulaştı. Güneyde Antalya’nın doğusundaki Kalonoros Kalesi alınıp (619/1222) yeniden inşa edildi ve buraya Alâiye adı verildi. Alâiye’de bir tersane kuruldu. Karadeniz’in kuzeyindeki Suğdak şehri Hüsâmeddin Çoban tarafından fethedildi (1224). Hüsâmeddin Çoban burada bir cami yaptırdı. şehre görevliler tayin ettikten sonra yine donanmayla Sinop’a döndü. Suğdak seferi Selçuklular’ın ticarete verdikleri değeri gösteren bir örnektir. I. Keykubad imar faaliyetleri ve hayır severliğiyle tanınmıştır. Orta Anadolu’daki şehirlerde inşa ettirdiği ulucamiler, biri Konya-Aksaray, diğeri Kayseri-Sivas arasındaki iki kervansaray muhteşem yapılardır. Onun Konya’da da bir hastahane yaptırdığı bilinmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yükseliş devri  I. Keykubad’ın ölümüyle sona erdi. (634/ 1237)

MERKEZİ İDARENİN SARSILMASI VE MOĞOL İSTİLASI

II. Keyhusrev’in Saltanatı (1237-1246)

I. Keykubad’ın yerine geçen oğlu II. Keyhusrev ile birlikte çöküş devri başladı. II. Keyhusrev’in hükümdarlığının ilk yıllarında Âmid Selçuklu topraklarına katıldı (1240). Bu tarihte devletin sınırları Erzurum’un doğusundan başlayarak Van gölüne iniyor, oradan Âmid önündeki Dicle’ye, güneyde Urfa ve Ayıntab’ın kuzeyinden geçerek Maraş’ın güneyindeki Nur dağlarına uzanıyor, batıda Dalaman çayından başlayıp Denizli önünden geçerek kuzeyde Sakarya’ya ulaşıyordu.

Çukurova’daki Ermeni Krallığı, Halep Eyyûbî Melikliği, Artuklular, Trabzon Rum Devleti, İznik Bizans Devleti bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti’ne tâbi oldu. Ancak devlet maddî bakımdan kudretli olmasına rağmen mânen çökmüştü. II. Keyhusrev devlet işleriyle ilgisiz, korkak, siyasî zekâdan mahrum, sefahate düşkün bir hükümdardı. Devlet adamları ve emîrler arasında da israf ve sefahat yaygındı. Bilhassa Malatya ve Maraş yörelerinde yaşayan Türkmenler ise yoksulluk içindeydi. Moğol istilâsından kaçarak Anadolu’ya gelen Türkmenler sürüleri için uygun otlaklar bulamamışlardı. İslâmiyet anlayışları ise çok yüzeyseldi. Malatya bölgesindeki Türkmenler 1240 yılında Horasanlı Baba İshak’ın işareti üzerine ayaklanıp devlet kuvvetlerini mağlûp ettiler, Baba İshak yakalanıp asıldığı halde ayaklanmalarını sürdürdüler. Sultan korkudan Beyşehir gölündeki Kubadâbâd sarayına kaçtı. Sonunda Baba İshak Türkmenleri’nin ayaklanması Kırşehir’in Malya ovasında kanlı bir şekilde bastırıldı.

Baba İshak ayaklanması Selçuklu ordusunun mânen kuvvetli olmadığını açıkça ortaya koymuştu. Azerbaycan’daki Moğol kumandanı Baycu Noyan, Anadolu’ya yürüyüp Selçuklu ordusunu Sivas’ın kuzeydoğusundaki Kösedağı eteklerinde kolayca yendi (Muharrem 641 / Temmuz 1243). Bu mağlûbiyet üzerine Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar’a yıllık vergi vermeyi kabul etti ve barış yapıldı, fakat devlet bir türlü kendini toparlayamadı.

SALTANAT MÜCADELELERİ VE MOĞOLLARLA SAVAŞLAR (1246-1262)

  1. Devlet Adamları Arasında Rekabetler

643’te (1246) vefat eden II. Keyhusrev’in yerine devlet adamları oğullarından II. Keykâvus’u tahta çıkardılar. II. Keykâvus 1249 yılına kadar müstakil olarak hüküm sürdü. Aynı yıl kardeşi IV. Kılıç Arslan, Moğol Hanı Güyük Han’dan aldığı yarlık ile Sivas’ta hükümdarlığını ilân etti. Emîr Celâleddin Karatay ortaya çıkan krizi çözmek için üç kardeşi (II. İzzeddin Keykâvus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad) birlikte sultan ilân etti, üçü adına hutbe okutup para bastırdı. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde müşterek saltanat devri başladı (1249-1254). Celâleddin Karatay ve II. Keykubad’ın ölümünden sonra II. Keykâvus ile IV. Kılıç Arslan anlaşmazlığa düştü. IV. Kılıç Arslan kendini Kayseri’de müstakil sultan ilân etti (652/1254).

Moğollara Karşı Cihad ve Saltanat Mücadelesi

Keykavus ve Kılıcarslan Mücadelesi

Ertesi yıl Kayseri yakınlarındaki Ahmedhisarı denilen yerde yapılan savaşta Kılıç Arslan yenildi. Sultan Keykâvus, Antalya’da bulunduğu sırada Moğol kumandanı Baycu’nun Selçuklu topraklarına girdiğini öğrenince hemen harekete geçti, ancak Aksaray yakınlarında Sultanhanı’nda meydana gelen savaşta mağlûp oldu (654/1256). Bunun üzerine Burgulu’da (Uluborlu) bulunan IV. Kılıç Arslan Konya’ya getirilerek tahta çıkarıldı (655/1257).

İzzettin Keykâvus’un Sukutu ve Gurbet Hayatı

Baycu’nun Anadolu’dan ayrılmasından sonra II. Keykâvus Konya’da tekrar tahta oturtuldu (14 Rebîülâhir 655 / 1 Mayıs 1257). Ardından Mengü Han’ın yarlığıyla ülke İzzeddin Keykâvus ile Kılıç Arslan arasında ikiye bölündü (657/1259). Ülkenin Moğol hâkimiyeti altında kalmasını kabul etmeyen Keykâvus mücadelesini sürdürdü. elinden geleni yaptıktan sonra askerleri ve kendine bağlı Türkmenler’le birlikte İstanbul’a gidip Bizans İmparatoru VIII. Mikhail Palaiologos’a sığındı (660/1262). Onunla birlikte Bizans’a giden çok sayıda Türkmen Dobruca’da yerleştirildi. Bunların arasında Sarı Saltuk da vardı. Bugün önemli bir kısmı Moldavya’da yaşayan Gagavuz (Keykâvus) adlı Hıristiyan Türkler İzzeddin Keykâvus ile Bizans’a sığınan Türkmenler’in torunlarıdır.

Türkmenlerin Mücadelesi, Taht Kavgaları ve Beyliklerin Teşekkülü

Moğol Tahakkümü ve Türkiye’nin Izdırabı (1277-1292)

II. Keykâvus’tan sonra tek başına hüküm süren IV. Kılıç Arslan kabiliyetsiz bir hükümdardı. Vezir Muînüddin Pervâne, Sinop’un kendisine mülk olarak verilmesine zorla razı olan Kılıç Arslan’ı Moğollar’a öldürtüp (664/1266) yerine onun çocuk yaştaki oğlu III. Keyhusrev’i geçirdi. Devlete rakipsiz olarak hâkim olan Muînüddin Pervâne, Moğollar’ın sonu gelmez isteklerine tahammül edemeyerek Memlük Sultanı Baybars’ı yardıma çağırınca Baybars Kayseri’ye geldi (675/1277). Elbistan ovasında meydana gelen savaşta Moğollar ağır bir yenilgiye uğradı (Zilkade 675 / Nisan 1277). Baybars, Kayseri’de büyük sevgi gösterileriyle karşılandı. Ancak Muînüddin Pervâne’nin hem Baybars hem de Abaka Han ile ilişkilerini sürdürme konusundaki kararsız tutumu yüzünden Baybars’ın Anadolu’yu Moğol tahakkümünden kurtarma teşebbüsü sonuçsuz kaldı. Sultan III. Keyhusrev ile Tokat’a kaçmış olan Pervâne de kendisine yardımcı olmayınca geri döndü. Baybars’ın ayrılmasından sonra büyük bir orduyla Anadolu’ya gelen İlhanlı Hükümdarı Abaka Han, Memlükler’le iş birliği yaptıkları gerekçesiyle devlet adamlarından, halktan ve Türkmenler’den 200.000 kişiyi katletti. İlhanlılar, Pervâne’nin de ihanetini anlayarak hayatına son verdiler ve Anadolu Selçuklu Devleti’ni Tebriz’den gönderdikleri memurlarla idare etmeye başladılar. Bu dönemde Anadolu’da aileleriyle birlikte çok sayıda Moğol askeri vardı. Moğollar’ın nüfusu İran’dan gelenlerle gittikçe arttı.

Karaman Beyliğinin Zuhuru

Bu yıllarda Moğollar’ın zulmüne karşı mücadele eden Karamanoğlu Mehmed Bey, Eşrefoğulları ve Menteşeoğulları’yla ittifak yaparak hâkimiyet sahasını genişletti ve mücadelesine meşruiyet kazandırmak için II. Keykâvus’un oğlu olduğunu iddia eden Alâeddin Siyavuş’u (Cimri) Selçuklu sultanı ilân etti, 9 Zilhicce 675’te (14 Mayıs 1277) Konya’yı ele geçirip ertesi gün Alâeddin’i tahta oturttu. Ancak Alâeddin ile Karamanoğlu Mehmed Bey, Moğol-Selçuklu kuvvetleri karşısında tutunamadılar. Mehmed Bey 17 Muharrem 676’da (20 Haziran 1277), Alâeddin Siyavuş ise iki yıl sonra 17 Muharrem 678’de (30 Mayıs 1279) öldürüldü.

II. Keykâvus’un oğlu ve veliahdı II. Mesud 679’da (1280) Sinop’a geldi. Ardından İlhanlı başşehrine giderek Abaka Han’ın huzuruna çıktı. Abaka Han Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbekir ve Harput’un idaresini ona verdi. Kısa bir süre sonra Ahmed Teküder, İlhanlı hükümdarı olunca (680/1282) Selçuklu topraklarını II. Mesud ile III. Keyhusrev arasında taksim etti. Durumdan hoşnut olmayıp Ahmed Teküder ile görüşmek üzere yola çıkan III. Keyhusrev, İlhanlılar’daki saltanat mücadelesi sebebiyle Erzurum’da bir süre bekledi. Bu esnada İlhanlı tahtı için giriştiği mücadeleden galip çıkan Argun Han o sırada Tebriz’de bulunan II. Mesud’u sultan ilân etti (681/1282) ve III. Keyhusrev’i öldürttü. II. Mesud, Anadolu’ya dönüp önce Kayseri’de, ardından Konya’da Selçuklu sultanı olarak tahta çıktı (683/1284). Onun tahta çıkışı Anadolu halkı için bir ümit ışığı oldu, ancak o da “gölge hükümdar” olmaktan ileri gidemedi, ülke Moğol kumandan ve valilerinin tahakkümü altına girdi. Ağır vergiler ödemek zorunda bırakılan halk sefil duruma düştü. II. Mesud’un Kayseri’de ikamet etmesini fırsat bilen III. Keyhusrev’in annesi çocuklarını Konya’da sultan ilân ettirdiyse de bunlar çok geçmeden bertaraf edildi (684/1285).

Selçuklu Devletinin ve Hânedânının İnkırazı (1292-1318)

Sultan II. Mesud bir yandan III. Keyhusrev’in çocukları, bir yandan da Karamanoğulları, Eşrefoğulları ve Germiyanoğulları gibi Anadolu beylikleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. İlhanlı Hükümdarı Gâzân Han müslüman olunca Anadolu halkı rahat nefes alabildi. Gâzân Han, Anadolu’ya gönderdiği Baltu Noyan’ın kendisine karşı isyankâr bir tavır içine girmesi üzerine Kutluğ Şah kumandasında 30.000 kişilik bir ordu yolladı (695/1296). Baltu mağlûp oldu ve idam edildi. Mesud’un hareketlerinden rahatsız olan Gâzân Han, Kutluğ Şah’tan onu Tebriz’e göndermesini istedi. II. Mesud hükümdarlıktan uzaklaştırılıp Hemedan’da ikamete mecbur edildi. İki yıl sonra kardeşi Ferâmurz’un oğlu III. Keykubad tahta çıkarıldı (697/1298). III. Keykubad, Osman Gazi’ye beylik vermiş bir hükümdar olarak tanınmaktadır. Bir rivayete göre III. Keykubad, Karacahisar’ın zaptı, diğer bir rivayete göre Bilecik, Yarhisar ve İnegöl’ün fethi üzerine Osman Gazi’ye sancak, davul, kılıç, at ve hil‘at göndererek beylik tevcih etmiştir. III. Keykubad’ın Moğol valileri gibi halktan zorla para toplaması halkı usandırdı. Sonunda tahttan uzaklaştırılıp II. Mesud ikinci defa tahta çıkarıldı (702/1302). İkinci hükümdarlık dönemi de başarısız geçen II. Mesud 708’de (1308) öldü. Onun ardından tahta çıkarılan Kılıç Arslan b. III. Keyhusrev, hem Moğollar hem Selçuklu hânedanı ve halk tarafından tanınmadığı için II. Mesud son hükümdar kabul edilir. Son Anadolu Selçuklu sikkeleri de ona aittir. Makrîzî’nin Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona erdiği tarih olarak 718 (1318) yılını göstermesi (es-Sülûk, II, 186) Demirtaş’ın Selçuklu şehzadelerini öldürtmesiyle ilgili olabileceği gibi yanlış bir değerlendirme de olabilir.

BİBLİYOGRAFYA:

A. Comnena, The Alexiad (trc. E. A. S. Dawes), London 1967.

Ahmed Tevhid, Meskûkât-ı Kadîme-i İslâmiyye Kataloğu, İstanbul 1321, s. 104-356.

Ahmet Yaşar Ocak, Babaîler İsyanı, İstanbul 1996.

Aksarâyî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, bk. İndeks.

Ali Sevim – Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Ankara 1995.

Azimî Tarihi: Selçuklularla İlgili Bölümler: h. 430-538 (nşr. ve trc. Ali Sevim), Ankara 1988.

Cl. Cahen, la Turquie près Ottomane, İstanbul 1988.

Ebü’l-Ferec, Târih, I-II.

Emine Uyumaz, Sultan I. Alâeddîn Keykubad Devri Türkiye Selçuklu Devleti Siyasî Tarihi (1220-1237), Ankara 2003.

Erdoğan Merçil, Selçuklular’da Hükümdarlık Alametleri, Ankara 2007.

Erdoğan Merçil, Türkiye Selçukluları’nda Meslekler, Ankara 2000.

Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Ankara 1969.

G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1981.

Halil Edhem [Eldem], Kayseriye Şehri, İstanbul 1334.

Halil Ethem [Eldem] “Anadolu’da İslâmî Kitâbeler”, TOEM, III (1330-31).

Hasan b. Abdülmü’min el-Hûî, Ġunyetü’l-kâtib ve münyetü’t-tâlib (nşr. Adnan Sadık Erzi), Ankara 1963.

Ioannes Kinnamos, Historia (trc. Işın Demirkent), Ankara 2001.

Işın Demirkent, Türkiye Selçuklu Hükümdarı Sultan I. Kılıç Arslan, Ankara 1996.

İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-’Alâ’iyye.

İbn Vâsıl, Müferricü’l-Kürûb, I-V.

İbnü’l-Adîm, Zübdetü’l-haleb, II-III.

İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X-XII.

İbnü’l-Ezrak el-Fârikî, Târîhu Meyyâfârikîn ve Âmid, British Museum, Or., nr. 5803, tür.yer..

İbnü’l-Kalâniî, Târîhu Dımaşk (Amedroz), tür.yer..

İbrahim Kafesoğlu, “Selçuklular”, İA, X, 379-385.

İsmâil Galib, Takvîm-i Meskûkât-ı Selçukiyye, İstanbul 1309.

İsmail Hakkı [Uzunçarşılı], Kitâbeler, İstanbul 1345-47/1927-29, I-II.

 İzzeddin İbn Şeddâd, Baypars Tarihi (trc. Şerefeddin Yaltkaya), İstanbul 1941.

Konyalı, Konya Tarihi. a.mlf., Niğde Aksaray Tarihi, I-III.

M. F. Brosset, Gürcistan Tarihi (trc. H. D. Andreasyan, haz. Erdoğan Merçil), Ankara 2003,

M. Halil Yinanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri I: Anadolu’nun Fethi, İstanbul 1944.

Makrîzî, es-Sülûk (Ziyâde), I-II, tür.yer..

Mehmed Fuad Köprülü, “Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları”, TTK Belleten, VII/27 (1943), s. 379-522.

Michel le Syrien, Chroniques (trc. J. B. Chabot), Paris 1905, I-III.

Muharrem Kesik, Türkiye Selçuklu Devleti Tarihi: Sultan I. Mesud Dönemi (1116-1155), Ankara 2003.

Müneccimbaşı, Câmiuddüvel: Selçuklular Tarihi (nşr. ve trc. Ali Öngül), İzmir 2002, II, 1-143.

Müstevfî, Târîh-i Güzîde (Nevâî), s. 473-480.

N. Khoniates, Historia (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1995, tür.yer..

Nejat Kaymaz, Pervâne Muînüddin Süleyman, Ankara 1970.

Niğdeli Kadı Ahmed, el-Veledü’ş-şefîk, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 4518.

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971.

Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, Ankara 1958.

R. Grousset, Histoire des Croisades et du royaume France de Jérusalem, Paris 1934-36, I-III.

Reşîdüddin Fazlullâh-ı Hemedânî, Câmi’u’t-tevârîh (nşr. Abdülkerim Alioğlu Alizâde), Bakü 1957.

Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, II, tür.yer..

 S. de Saint-Quentin, Histoire des Tartares (nşr. J. Richard), Paris 1965.

Salim Koca, Sultan I. İzzeddin Keykâvus (1211-1220), Ankara 1997.

Selim Kaya, I. Gıyâseddin Keyhüsrev ve II. Süleymanşah Dönemi Selçuklu Tarihi (1192-1211), Ankara 2006.

Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zamân (nşr. Ali Sevim), Ankara 1968.

Şevki Nezihi Aykut, Türkiye Selçuklu Sikkeleri I: I. Mesud’dan I. Keykubad’a Kadar (510-616/1116-1220), İstanbul 2000.

Târîh-i Âl-i Selçuk (trc. Feridun Nafiz Uzluk), Ankara 1952.

Tuncer Baykara, I. Gıyaseddin Keyhusrev (1164-1211): Gazi-Şehit, Ankara 1997.

Urfalı Mateos Vekayinâmesi (952/1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1152) (trc. H. D. Andreasyan), Ankara 1962.

 Vl. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti (trc. Azer Yaran), Ankara 1988.


[1] Dukak, Tugag, Tukak şeklinde farklı yazılışları vardır. Çağatay lügatında “Tugagcı”, bayraktar ve kumandan anlamına geliyor.

[2] Tarih Meyyafârkîn, British Museum, Or. 5803, s. 166a.